Tag Archives: Milliyet

Bir Görme Bozukluğu

Ulus kavramına Nietzsche’in çıkışmasını hatırlıyorum “Ulus, aynı dili konuşan ve aynı gazeteleri okuyan bir grup insandır”. İlk bakışta indirgemeci gibi gözüken, açıklayıcı olmayan ama alaycı bir betimleme ile zihinlerde yeni bir yol açabilecek kadar kuvvetli bir aforizma.

Millet/milliyet kavramlarının tarihin atlasında kendine yer bulması ve bir salgın olarak dünyaya yayılması büyük bir siyasi/ideolojik harekettir. Milleti/milliyeti bahşedilmiş bir kavram ve/veya hediye olarak algılamak, bu kavramın kendisini tarihi ve iktisadi siyaset bağlamından tecrit etmekten öteye gidemez. Bu durumda bir tarihsel olgu olmaktan çıkıp adeta ilahi bir hediyeye dönüşür. Bir ilahi hediyenin yeniden üretilmesi oldukça kolaydır: Sayısız söylence ile palazlandırılan ve sayısız ideolojik aygıt ile ayakta tutulan bir kavram. Bu dar anlam alanında millet kavramını değerlendirmenin varacağı yer billurlaşır ve milliyetçilik olarak belirir. Toplumsal süreçleri bireyler arasındaki ilişkilere ve devinimlere indirgemek, tarihsel sürecinden koparılmış milliyetin bir salgın hastalık gibi bireylere yayılmasının ve bir tapıncak olmaya doğru ilerlemesinin anahtarıdır. Devleti, devlet teorisini milliyet ile bir tutmak, olsa olsa sapla samanı karıştırmaktır, düpedüz cehalettir.

Ulus devlet var olacaksa, olmayan bir ulusu yaratmak zorundadır. Bu ulusu yaratmanın temeli bir örnek bireyler yaratmaktır. Bir örnek kimliği ile coğrafi ve ideolojik sınırlar belirlenecek, bireylerin öznel farklılıklarından düşmanlar yaratılacaktır. İnsanı insan yapan farklılık olgusu dışlanacaktır. Dışlanmış olanlardan ve hali hazırda dışarıda olanlardan, dış mihrak kavramı yaratılacak, her yaraya melhem üretilecektir. Bir örnek kimliği ile esriyen bireyler ise ucu bucağı gözükmeyen hamaset sofralarında karınlarını doyuramağa devam edeceklerdir. Dünya’da ve özelinde Türkiye’de ise bu durum ırkçılıkla iç içe geçmiş, kucak kucağa oturmuş durumdadır. Irkçılık sıkıntısının üzeri de, envai çeşit yorum ile örtülür: x millyetçiliği, y milliyetçiliği… Sonra fikir tartışmaları yaşanır x,y,z… arasında.

Bugün Türkiyeli Türk olmanın sınırı beş aşağı beş yukarı belirlenmiştir. İyi bir sünni müslüman heteroseksüel olmak. Bu kimlik dışında kalanlar daima dışlanacaktır. Hatta sıklıkla hain olarak adlandırılırlar. Türkiyeli Türk olmak; siyasi veya askeri iktidarların şehitleri olmaktır, o sevimsiz sıfatları ve yitip giden canların madalya olup doldurduğu göğüsleri takallus ettirecek bedenler olmaktır; Aleviler’i mum sondücü ve/veya kızılbaş, Kürtler’i bölücü, Kürt Aleviler’i çılgın karışım, Çingeneler’i şopar, bu halklara oranla sindirilmiş olanları Türk’ten başka olan isimler olarak; eşcinselleri, biseksüelleri, travestileri ve transeksüelleri sapık olarak; Rumlar’ı, Yahudiler’i ve Ermeniler’i gayr-i müslimler ya da vatan haini olarak, herhangi bir dine mensup olmayanları kafir olarak tanımlamaktır. Hele ki bu topraklarda kadın olarak var olmak… O’nun yeri bambaşkadır. Kadın olmak; Mussolini’nin Battle of Births‘ünün yerli kahramanları, mutfak ve ev emekçileri, asker doğuranları, erkek cinselliğinin meşrulaştığı cephe çizgisi, tecavüzlere ve enseste ses çıkaramayan milyonlar olmaktır. Dayağı haketmektir, kız olmak zorunnluluğudur, bütün bunlardan kurtulmak için bedenini ve benliğini devlete adamak, kısacası Cumhuriyet Kadını olmaktır (Niçin Cumhuriyet Erkeği yoktur?). Erkek olmak mı? Kınlarının içindeki kılıçlar, muhafazalarının içindeki silahlar olmaktır, milli futbol takımının savaş zaferlerinden sonra kurşun olup havaya saçılmaktır.

Hiç kimse, annesinden ve babasından olmadan önce dilekçe verip onları seçme şansına sahip olmadığından, farklılıkları düşmanlığın sebebi saymak, en hafif ifadeyle bir görme bozukluğudur. Bir örnek kimliğin dayatılması faşizmin ta kendisi, dayatılmış bir kimliği benimsemek de bir akıl tutulmasıdır.

Bir de bonus olarak “millet” kelimesinin etimolojik ve sosyolojik minik öyküsü. Osmanlı’nın ve Osmanlı Türkçe’sinin yaşadığı zamanlarda İslam Milleti olarak tamlama içinde kullanılırdı bu kelime. Kökeni ise Arapça, bir dine veya mezhebe ait olan insanlar, kısacası cemaat demek. Millet, günümüzden bir kaç yüzyıl önce var olmayan, Fransa’dan yayılan “nation” akımının, kuvvetli bir Alman etkisiyle (Nation, “doğum, ırk” anlamına sahip olan Latince “nasci” kelimesinden 14.yy. civarında Anglo-Fransız diline devşirilmiş bir kelimedir.) Yunan ayaklanmasının ardından 19. yy. başlarında Osmanlı’da vücut bulmuş halidir. İslam Milleti kavramından İslam dehlenmiş, ortada kelaynak gibi “millet” bırakılmıştır. Bu anlam değişikliği çağdaş Arapça’ya da ihraç edilmiştir. Yunan Ayaklanması, Türkçülük hareketinin doğumudur.  ”Ulus” kelimesine gelince daha hoş ayrıntılar var. Üleştirmek fiilini bilirsiniz, paylaştırmak demek, Öz Türkçe bir kelime. Çok çok eski bir kök üli‘den türeme (8. yy.’a tarihleyen çoktur). Velhasılıkelam,  ”üli” gel zaman git zaman Moğol diline yumuşak bir geçiş yapar ve sonuna bir -s eki alır. Moğollar, imparatorluk ailesinin üyeleri arasında pay edilen toprakları veya onlara verilen devletleri betimlemek için “ulus” kelimesini kullanırlar. Moğol siyasetinde kavram sınırları genişleyen “ulus” tekrar Türkçe’ye geçiş yapar ve 14. - 18. yüzyıllar arasında batılıların “Turkoman/Turcoman” tabir ettiği göçmen kavimi, Türkmenler’i tanımlamak için kullanılır. Millete karşılık olarak kullanılması ise millet kelimesinin yaşadığı dönüşümün ardından, 1931 senesinde yapılan “Dil Devrimi”‘nden bu yanadır…

Filled under Political Thing, Türkçe. Comments.

Ergenekon Üzerine

Placards held in Dink's funeral reading Image from Wikipedia

Ergenekon davasının toplumun her kesiminde yankı bulduğu apaçık daha fazla söze gerek yok. Örgütlenmesi, yaygınlığı, etkinliği ve oluşturduğu çıkar gurupları ile buram buram totaliter-faşist bir yapılanmanın bütün belirtilierini gösteriyor. Ergenekon’u bugüne taşıyan olayları gözden geçirmek, bugünü eleştirmek açısından oldukça kıymetlidir. Fitili türban tartışması ile yakılan ardından, Ak Parti hakkında açılan kapatma davası ile ayyuka çıkan ve son günlerde cereyan eden uzlaşma/anlaşma furyasıyla taçlandırılan süreç.

Varlığını kesif bir kokuyla hissettiriyordu: Mahkeme önü şakşakcıları ve kabadayıları, Hrant Dink‘in katledilmesi ve sonuçsuz dava süreci, NOKTA Dergisi operasyonu, internet kanalıyla verilen muhturalar, Genel Kumay Başkanları Özkök ve Büyükanıt arasında geçen garip atışmalar, Adalet Bakanı Çiçek’in 301 feryatları, garip bir putperest şov haline dönüşen “Cumhuriyet Mitingleri”, ADD’nin darbe çığırtkanlığı, CHP‘nin akbaba kuşunun yaşam biçimini siyasi tavır olarak ortaya koyması… Bir de bonus: Emekli paşaların “Erke Dönergeci”‘ne olan desteği.

Bu dallı budaklı süreç kısmen de olsa münferit vakalar olarak görülebilse de, biraz yukarıdan bakıldığında işlerin feci biçimde birbirine bağlı olduğu sezilebiliyor. Ulusalcı muştusu ile hayat bulan 1930 model beton kafa zihniyetinin faşistlik ar damarı çatlamış kocaman Godzilla’si.

Çıban’ı toplum olarak mahkeme basan kabadayılar ile gördük ilk kez. Mahkeme basanların talebi açıkça ortadaydı: Kan. İstedikleri kanları aldılar veya alacakları daha çok kan var. Dink öldürüldü. Toplumun bir kesimi ayaklandı çünkü başına gelecekleri biliyordu: Türkiye’de yaşamanın bedeli. Adli ve siyasi örgütlenmenin istemediği hiç bir olay aydınlatılmayacaktı. Nitekim Hrant Dink’i katledenlerin yargılandığı o dava sürecinde kapatma cezası kesilen Pelitlispor Sahası dışında pek bir şey yok. Hani o da güç bela oldu. Bir hunharın işlediği cinayetin sorumluları, kollayıcıları, savunucuları halen rahat rahat işlerini yapmaktalar. Haaa, malum Jandarma Bursa’da bir yere gönderilmiş… “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrantız” diskurunu anlamayı beceremeyenler ve anlayıp karşı çıkanların oluşturduğu cepheye savaş açıldı ve karşı bir diskur üretildi “Hepimiz Türküz, Hepimiz Mehmetiz”. Bunun bir psikanalitik karşılığı vardır: Kanı kandan üstün tutan Hunharlık. “Hunhar” Farsça kökenli bir kelime, “kan içen” manasında. Zira ileriki zamanda meydana gelecek PKK operasyonları sırasında kaybedilecek gencecik askerlerin ölümlerinin sebepleri gizlenmeliydi, bu da ancak yüceltme ile yapılabilecek bir iş. Peki dağda ölen isyankarların şehirdeki veya köydeki annesi, babası? Onların adını anan yok zaten. Ancak bu süreçte, Almanya’nın 8 Türk’ün yakılarak öldürülmesi olayı sonrasında binlerce Alman’ın sokağa dökülüp “Hepimiz Türk’üz” diye bağırdıkları hatırlatıldığında bu grubun ya söyleyecek bir şeyi olmuyor, utanıyorsa da çaktırmıyor, utanmıyorsa da “hah bak Almanlar da anlamış” edasıyla böbürlenip içinden ellerini ovuşturuyor… İkiyüzlülüğün yeni açılımları.

NOKTA Dergisi operasyonu ise daha ilginç. Türkiye’de haber dergiciliği adına hiç bir şey yoktur, var olanlar da toplumun siyasi tüketim filtresine göre şekillendirilir. Özden Örnek’e ait olan darbe günlüklerinin yayımlanması sebebiyle bir takım yerlerden gelen ultra baskılar sonucu NOKTA Dergisi topu attı. Özden Örnek yana yana yalanladı: “Bu günlükler benim değil”. Daha sonra anlaşılacaktı ki, bugünler bizatihi Özden Örnekin’di. Darbe şakşakçıları askeri mahkemler kanalıyla kazanmıştı. Bu basın özgürlüğünde son NOKTA idi. Şimdilerde İlhan Selçuk’un gözaltına alınması sebebiyle ortayı ayağa kaldıran, erinmeyip McCarthy dönemi “kominist adam” toplama usullerine ya da Arthur Miller’in The Crucible’ndaki “Cadı Avı” mecazına benzeten ikiyüzlü basın mensupları, o zaman yoktu! AK Parti ikitadarı da yoktu. O dönemde AK Parti iktidarı bu günlükleri ciddiye almalıydı. Almadı/Alamadı neden?

Genel Kurmay eski başkanı Sn. Özkök’ün, Sn. Büyükanıt’ın meşhur konuşmasından bir gün önce darbe heveslilerinin var olduğuna dair “Ne var derim, ne de yok derim” sözleri ile gerçeği ortaya koymuştu. Manidardır daha sonraları, Kıvrıkoğlu Paşa, Özkök Paşa hakkında irtica konusunda “yetersizdi” söylemini kullanacaktı. [İlgili haberler için bakınız]. Resmen bir paşa savaşları olarak nitelendirilebilir.

Mesut Yılmaz gazıyla kurulan göya antiemperyalist TV kanalının minnoş sevimli gazetecisi Mr. Tuncay Özkan, Nur Serter gibi kendini kurduğu metafizik dünyası ile gerçeklikte cereyan eden olayları karıştırmış biri, malum günlükte adı geçen Şener Eruygur… Bun insanların önderliğinde düzenlendi o putperest şova dönüşen mitingler. Mitinglere katılanlar nasıl bir ruh halindeydi? Şakşakçı medya ağzını açmadı, açamadı. Sadece kalabalığın galeyanına gelip galeyanı bilmem kaç misline çıkaracak başlık ve yazılarla geldiler. Sonra seçim geldi ve meydanlar bir anda “pert” oldu. Aklı evveller bu gerçekliği patates-kömür siyasetine bağlamaya devam edecekler.

ve malum Ergenekon patladı. Dallanmış budaklanmış örgütü ile nerelere varacağı hiç kestirilemeyen biçimde…

AK Parti bu süreçte gerildikçe gerildi. Hazırlayıp topluma kakalamağa çalıştıkları yeni SSGSS ve bu kapsamda ortaya koydukları ucube neoliberal politikalar ile kendi sonlarını hazırlarken pat! diye bir şey oldu… AK Parti hakkında kapatılma davası açıldı.Kapatma davasından kurtulma yolları tartışılmağa başlandı, o iyi dedi, bu kötü dedi. Anayasa Mahkemesinin davayı görmeyi kabul etmesi ile Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin sevinç çığlıkları ile “Oy Birliği” vurgulamalarının nedenini ise benden değil şuradan okuyun.

Ergenekon ya Hrant Dink’e varırsa ne olacak?

Türkiye demokratik geleceğininin temellerini atabileceği bir dönemden geçiyor. Bu dönemde, demokrasi dışı unsurlar ile yarı demokratların, kendine demokratların ve demokratların kavga edeceği bir dönem olacak.

Canım Türkiye’den masallar dinlediniz…

Okuyucuya Bonus: Michel Foucault‘un “Hapisanenin Doğuşu” adlı kitabını okuyun, zihin açar ayrıca Elşetirel Medya Günlüğü‘ndeki “Çürüme” serisini de…

PDF Sürümü/Version/Versie

Technorati Tags: ,,,,,,

Filled under Political Thing, Türkçe. Comments.