Ergenekon davasının toplumun her kesiminde yankı bulduğu apaçık daha fazla söze gerek yok. Örgütlenmesi, yaygınlığı, etkinliği ve oluşturduğu çıkar gurupları ile buram buram totaliter-faşist bir yapılanmanın bütün belirtilierini gösteriyor. Ergenekon’u bugüne taşıyan olayları gözden geçirmek, bugünü eleştirmek açısından oldukça kıymetlidir. Fitili türban tartışması ile yakılan ardından, Ak Parti hakkında açılan kapatma davası ile ayyuka çıkan ve son günlerde cereyan eden uzlaşma/anlaşma furyasıyla taçlandırılan süreç.
Varlığını kesif bir kokuyla hissettiriyordu: Mahkeme önü şakşakcıları ve kabadayıları, Hrant Dink‘in katledilmesi ve sonuçsuz dava süreci, NOKTA Dergisi operasyonu, internet kanalıyla verilen muhturalar, Genel Kumay Başkanları Özkök ve Büyükanıt arasında geçen garip atışmalar, Adalet Bakanı Çiçek’in 301 feryatları, garip bir putperest şov haline dönüşen “Cumhuriyet Mitingleri”, ADD’nin darbe çığırtkanlığı, CHP‘nin akbaba kuşunun yaşam biçimini siyasi tavır olarak ortaya koyması… Bir de bonus: Emekli paşaların “Erke Dönergeci”‘ne olan desteği.
Bu dallı budaklı süreç kısmen de olsa münferit vakalar olarak görülebilse de, biraz yukarıdan bakıldığında işlerin feci biçimde birbirine bağlı olduğu sezilebiliyor. Ulusalcı muştusu ile hayat bulan 1930 model beton kafa zihniyetinin faşistlik ar damarı çatlamış kocaman Godzilla’si.
Çıban’ı toplum olarak mahkeme basan kabadayılar ile gördük ilk kez. Mahkeme basanların talebi açıkça ortadaydı: Kan. İstedikleri kanları aldılar veya alacakları daha çok kan var. Dink öldürüldü. Toplumun bir kesimi ayaklandı çünkü başına gelecekleri biliyordu: Türkiye’de yaşamanın bedeli. Adli ve siyasi örgütlenmenin istemediği hiç bir olay aydınlatılmayacaktı. Nitekim Hrant Dink’i katledenlerin yargılandığı o dava sürecinde kapatma cezası kesilen Pelitlispor Sahası dışında pek bir şey yok. Hani o da güç bela oldu. Bir hunharın işlediği cinayetin sorumluları, kollayıcıları, savunucuları halen rahat rahat işlerini yapmaktalar. Haaa, malum Jandarma Bursa’da bir yere gönderilmiş… “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrantız” diskurunu anlamayı beceremeyenler ve anlayıp karşı çıkanların oluşturduğu cepheye savaş açıldı ve karşı bir diskur üretildi “Hepimiz Türküz, Hepimiz Mehmetiz”. Bunun bir psikanalitik karşılığı vardır: Kanı kandan üstün tutan Hunharlık. “Hunhar” Farsça kökenli bir kelime, “kan içen” manasında. Zira ileriki zamanda meydana gelecek PKK operasyonları sırasında kaybedilecek gencecik askerlerin ölümlerinin sebepleri gizlenmeliydi, bu da ancak yüceltme ile yapılabilecek bir iş. Peki dağda ölen isyankarların şehirdeki veya köydeki annesi, babası? Onların adını anan yok zaten. Ancak bu süreçte, Almanya’nın 8 Türk’ün yakılarak öldürülmesi olayı sonrasında binlerce Alman’ın sokağa dökülüp “Hepimiz Türk’üz” diye bağırdıkları hatırlatıldığında bu grubun ya söyleyecek bir şeyi olmuyor, utanıyorsa da çaktırmıyor, utanmıyorsa da “hah bak Almanlar da anlamış” edasıyla böbürlenip içinden ellerini ovuşturuyor… İkiyüzlülüğün yeni açılımları.
NOKTA Dergisi operasyonu ise daha ilginç. Türkiye’de haber dergiciliği adına hiç bir şey yoktur, var olanlar da toplumun siyasi tüketim filtresine göre şekillendirilir. Özden Örnek’e ait olan darbe günlüklerinin yayımlanması sebebiyle bir takım yerlerden gelen ultra baskılar sonucu NOKTA Dergisi topu attı. Özden Örnek yana yana yalanladı: “Bu günlükler benim değil”. Daha sonra anlaşılacaktı ki, bugünler bizatihi Özden Örnekin’di. Darbe şakşakçıları askeri mahkemler kanalıyla kazanmıştı. Bu basın özgürlüğünde son NOKTA idi. Şimdilerde İlhan Selçuk’un gözaltına alınması sebebiyle ortayı ayağa kaldıran, erinmeyip McCarthy dönemi “kominist adam” toplama usullerine ya da Arthur Miller’in The Crucible’ndaki “Cadı Avı” mecazına benzeten ikiyüzlü basın mensupları, o zaman yoktu! AK Parti ikitadarı da yoktu. O dönemde AK Parti iktidarı bu günlükleri ciddiye almalıydı. Almadı/Alamadı neden?
Genel Kurmay eski başkanı Sn. Özkök’ün, Sn. Büyükanıt’ın meşhur konuşmasından bir gün önce darbe heveslilerinin var olduğuna dair “Ne var derim, ne de yok derim” sözleri ile gerçeği ortaya koymuştu. Manidardır daha sonraları, Kıvrıkoğlu Paşa, Özkök Paşa hakkında irtica konusunda “yetersizdi” söylemini kullanacaktı. [İlgili haberler için bakınız]. Resmen bir paşa savaşları olarak nitelendirilebilir.
Mesut Yılmaz gazıyla kurulan göya antiemperyalist TV kanalının minnoş sevimli gazetecisi Mr. Tuncay Özkan, Nur Serter gibi kendini kurduğu metafizik dünyası ile gerçeklikte cereyan eden olayları karıştırmış biri, malum günlükte adı geçen Şener Eruygur… Bun insanların önderliğinde düzenlendi o putperest şova dönüşen mitingler. Mitinglere katılanlar nasıl bir ruh halindeydi? Şakşakçı medya ağzını açmadı, açamadı. Sadece kalabalığın galeyanına gelip galeyanı bilmem kaç misline çıkaracak başlık ve yazılarla geldiler. Sonra seçim geldi ve meydanlar bir anda “pert” oldu. Aklı evveller bu gerçekliği patates-kömür siyasetine bağlamaya devam edecekler.
ve malum Ergenekon patladı. Dallanmış budaklanmış örgütü ile nerelere varacağı hiç kestirilemeyen biçimde…
AK Parti bu süreçte gerildikçe gerildi. Hazırlayıp topluma kakalamağa çalıştıkları yeni SSGSS ve bu kapsamda ortaya koydukları ucube neoliberal politikalar ile kendi sonlarını hazırlarken pat! diye bir şey oldu… AK Parti hakkında kapatılma davası açıldı.Kapatma davasından kurtulma yolları tartışılmağa başlandı, o iyi dedi, bu kötü dedi. Anayasa Mahkemesinin davayı görmeyi kabul etmesi ile Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin sevinç çığlıkları ile “Oy Birliği” vurgulamalarının nedenini ise benden değil şuradan okuyun.
Ergenekon ya Hrant Dink’e varırsa ne olacak?
Türkiye demokratik geleceğininin temellerini atabileceği bir dönemden geçiyor. Bu dönemde, demokrasi dışı unsurlar ile yarı demokratların, kendine demokratların ve demokratların kavga edeceği bir dönem olacak.
Sokakta, orada burada Hrant Dink hakkında konuşulduğu zaman “aman canım ne savunuyorsun elin Ermeni’sini” lafını duymuş olmalısınız belki de bizatihi siz söylemişsinizdir…
Olay keşke “elin Ermeni’sini savunmak ve savunmamak” sıkıntısı olsaydı keşke. Hayır, acıdır ki böyle değil. Türkiye’nin kangreni haline dönüşmüş bir akıl tutulması olan her geçe gün aşırı şiddete doğru evrilen milliyetçiliktir asıl sorun olan. Tarih algısının ve okumasının resmi tarihle sınırlı olduğu toplumlarda bu durum elbet tipiktir. Herhalde dünya memleketleri üzerinde henüz böyle resmi tarih ideolojisini kıyasıya eleştirebilecek bir memleket de yoktur. Devletleri kuran ideoloji resmi tarihini dayatmak zorundadır, varlıklarının idamesi için olmazsa olmazdır.
Ermeni Soykırımı, sözde Ermeni Soykırımı, özde Ermeni Soykırımı… Sayılamayacak kadar belge ile ispatlanmıştır/doğrulanmıştır her durum da… Soykırımcılar ve Soykırım Olmadıcılar inanın yüzlerce kez kendi dediklerinin doğruluğunu ispatlamıştır. Bu süreç halen devam etmektedir. Diaspora Ermeniler’i, Türkiye ve Ermenistan Devletleri’nin güya yaptığı açılımlar Ermeni Sorunu’nu yine/yeni/yeniden bu ispat/doğrulama yarışını canlandırmaktan başka bir şey değil. Kimisi için vicdan yarası/sorunu olan bu durum kimisi için de ideoljik bir sidik yarışından farksızdır.
Hrant’ı vicdanlarınızda yargılamadan, Norzartonk.Org‘un derlediği, rahmetlinin yazılarını okuyunuz. Hani ne bileyim, belki, sidik yarışına dahil olmadan bir soru işareti oluşturabilir kafanızda.
Faşizmin kol gezdiği sokaklarda, hanelerde; yine oralara ait olan bir gazete günün birinde, Hrant Dink’in öldürülüşünde ve sonrasında tertiplenen cenazesinde dillendirilen “Hepimiz Hrant Dink’iz, Hepimiz Ermeniyiz” haykırışını ve/veya tezahüratını masaya yatırdı.
Bir gazete, “Siz, bu sloganları onaylıyor musunuz?” temalı bir anket başlattı. Gazatenin sorumsuz yönetimi bu işe yol veriyordu.
Bahsi geçen gazete, adeta horoz güreşinde, horozları kızıştıran bir tavırla ortaya attı bu anketi. Aklınca toplumun nabzını tutacaktı.
Oysa ki, gazetenin çalışanları ve ayrıca gazetenin editörleri dahil olmak üzere bu sanrıya alet olduklarının farkında bile değildiler. Adeta horozları kızıştırıyorlardı.
Tam da ihtiyacımız olan buydu, toplum olarak. Toplumsal varoluşumuzda…
Hegemonik bir medya kuruluşunun ortalığı kızıştırması… Ne ala!
Evet! Evet! Bezirganlık bu düpedüz!
Türkiye toplumundaki faşist örgütlenmeleri, demokratik örgütlenmeleri, dindar örgütlenmeleri -…ki gazete rahmetli Hrant Dink’in ardından Fatiha suresinin okunup okunamayacağını bile soruyor- birbirine vurdurmak isteyen bir anket!
Tam bezirganlık, tam aleladelik!
Nasıl bir gazete yönetimidir bunun gibi bir ankete yol veren?
Nasıl bir gazete yönetimidir, demokratik çaba yerine toplumu vuruşmağa davet eden?
Nasıl?
Daha adamcağızın kanı yerdedir: Siz saygısızsınız! Siz bu durumdan fırsat kolluyorsunuz!
Siz medya iseniz, ben de medyayım ve sizin gibileri eleştirmekten geri durmayacağım!
Faşizm, yaşamın her alanını saran kurucu bir imgeler dizgesi, dolayısıyla faşizmi sadece bir ideoloji, bir iktidar şekli ya da iktisadi analize indirgeyerek incelemek pek çok açıdan eksik bir yaklaşım olacaktır. Türkiye’de son yıllarda öyle bir atmosfer yaratıldı ki, her soluğumuzda daha daha daha milliyetçileştik [1]. 2 hafta önce Radikal 2’de Hasan Bülent Kahraman’ın analizleri Türkiye’de faşizmin ayak seslerinin gündeliğin bütün göstergeleri içinde ne şekilde oluştuğunu son derece iyi anlatıyordu.
Partilerin milliyetçilik yarışına girdiği [2] (ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını bahane ederek yarışı bırakmayacaklarını ispatladıkları [3]) şu günlerde, üzerimizde öyle bir hegemonya atmosferi oluşturuldu ki, reklamlarla, köşe yazılarıyla, dizilerle, haber programlarıyla… her nefesinde toplum biraz daha zehirlendi. Linçler, 301 davaları, üniversitelerde öğrenci ve öğretim üyelerine saldırılar…
Ve en sonunda abimiz, kardeşimiz, canımız, yoldaşımız Hrant’ımızı da aldı bu hezeyan-teyakküz hali. 301’lerle mahkeme kapılarında tehdit edilirken, milliyetçiler/ulusalcılar tarafından hedef gösterilirken sahip çıkmadığmız canımıza giderken boynumuzun borcunu az da olsa ödeyebilerek ona yakışır şekilde uğurladık [4].
Ve ben o cenazede Gramsci’nin gülen güzel gözlerini gördüm, belliydi o da ağlamıştı kardeşi Hrant’a ama “işte böyle çocuklar, işte böyle” diye fısıldadı kulağıma [5]…
Dün o saldıragan milliyetçi disturda; “Ermeni dölü” diye bir küfrü barındıran ayrımcı kültürde ve bu topraklarda yüzbinlerce Ermeniyi katleden, yüzbinlerce Rumu göç ettiren, Kürtleri doğdukları günden itibaren (isimlerini kullandırmayarak [6]) asimile etmeye çalışan, bize hergün Türklüğü, Türkün Türkten başka dostu olmadığını, Ne Mutlu ki Türk olduğumuzu öğreten, her olayı dış mihraklara havale eden resmi ideolojide bir gedik açtık [7].
Hrant Dink’in cenaze tçreni Türkiye tarihi açısından bir kırılma noktasıydı. Üzerimizde kurulan ve her an ağırlığını daha fazla duyumsadığımız hegemonyada, hegemonya sahiplerini hiç de beklemedikleri kadar büyük bir gedik açtık, şimdi o gediği demokrasi ve özgürlük mücadelesini büyütme zamanı… Bugün, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı üzerinden yarattığımız özgürlükçü havayı dağıtmayı çalışanlara inat…
Rakel’in konuşmasına dönelim:
… Diyorlar ki “O buyuk bir adamdi.” Size sorarim: “O buyuk mu dogdu?” Hayir! O da bizim gibi dogdu. O gokten degildi o da topraktandi. Bizim gibi curuyen bir beden! Fakat yasayan ruhu, yaptigi is, kullandigi uslup gozlerindeki, yuregindeki sevgi onu buyuk yapti. Insan kendiliginden buyuk olmaz. Insani yaptiklari buyuk yapar… Evet o buyuk oldu, cunku buyuk dusundu, buyuk soyledi. Bugun buraya gelerek hepiniz buyuk dusundunuz. Sessizce buyuk konustunuz, siz de buyuksunuz. Bu gunle kalmayin bu kadarla yetinmeyin…
Bugünle kalmamamız, bununla yetinmemiz için, bulunduğu her ortamda eşitsizlikleri dile getiren, milliyetçiliğin her türlüsünü her an mahkum eden, kapitalizm ile derdi olan, Kürt sorununa demokratik çözüm öneren, emekten yana bir SOL alternatifi/birliği yaratıp, Türkiye toplumu nazarında bir muhatap haline getirmemiz gerekiyor. CHP’nin solla tüm köprülerini atmasının izdüşümü milliyetçi/serbest piyasacı konumunu bir teşhir aracı olarak kullanıp, AKP’nin özgürlükçülük maskesi ile özellikle çalışan ve yoksulların yaşama özgürlüğü üzerinde ki tahripkar etkisini dile getirerek bir sol alternatif/ittifak yaratmak…
Artık patolojik bir yapı haline gelen sol içi sekterlikleri(mizi) biraz daha düşünüp gündeliğe birarada daha etkili bir şekilde müdahil olmak anlatmaya çalıştığım. Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin, “Birarada Yaþamı Savunalım” önerisinin, kendisinin de içinde yer aldığı Türkiye solu içerisinde ki tezahürü; tektipleşerek değil, farklılıklarımızı koruyarak, asgari müşterereklerde buluşarak; hem yükselen milliyetçiliğe, hem de her an yaşantılarımızı daha da zorlaştıran neo-liberal uygulamalara karşı emekten yana bir birliktelik.
Aradığımız kudret 13-14 Ocakta Ankara’da gerçekleştirilen, Türkiye solunun ve meslek odalarının neredeyse tüm renklerinin yer aldığı “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nda mevcut aslında [8]. Sonuç bildirisine baktığımızda bu programın genişletilerek bir politik programa, ortaklaşma zeminine dönüşmesi mümkün. Bunu beceremediğimiz takdirde Tarık Ziya Ekinci’nin geçen haftalarda yine Radikal 2’de belirttiği gibi bir “demokrat aymazlığını” göstermiş olacağız ve bu aymazlık bizleri bundan sonra gelişecek benzer olaylarda sorumlu kılacak.
Hrant Dink ağabeyimizin/kardeşimizin varlığı (tabi sonsuz saygı duyduğum ailesinin müsadesi ile) bu biraradalığın sembolü/simgesi olabilir: barışın, özgürlüğün, demokrasisinin, sosyalizmin sembolü [9]. ÖDP, DTP SHP, EMEP ve SDP siyasi partileri ve DİSK, KESK, TMMOB ve Tabipler Odasının içinde yer alacağı bir zemin geçmişte yapılmış onca hatadan da ders çıkartarak, İtalyada ki zeytin dalı projesi dikkate alınarak [10] ve tektipleşmeden farklılıklarını da barındırarak biraradalığın zeminini bugünden yaratıp bir SOL alternatifi, toplum nezdinde seçimlere bir kaç hafta kala değil, şimdiden varetmeli…
Bu gereklilik, Hrant’ın arzusu, Tarhan Erdem’in de belirttiği gibi bu cenaze töreninde alanı dolduran yüzbinlerin özlemi [11], ve zannımca artık Türkiye Solunun boynunun borcudur…
[1]Tabi ki bu satırları bu olgunun gökten zembille inmediğinin, bu milliyetçi atmosferin ulus devlet kurma çabalarından ve hatta İttihat ve Terakki ile başladığının, 1980 darbesi ile oluşturulan müfredatlarda ağırlığını arttıran TÜRK-İSLAM sentezinin etkisini ile daha daha varolduğunun farkındalığı ile kaleme alıyorum.
[2]Erdoğan’ın Kızılcahamam da ki konusşmasını hatırlayın, Ağar son açılımı ile %3.5 oy kaybetti, biz de zamanında bazı hatalar yaptık ama bundan sonra yapmaycağız demesi, Kürt sorunu konusunda çark edip bizim öyle bir sorunumuz yok demesi ve son Kurban Olayım Ayına Yıldızına, eşzamanlı olarak Baykal’ın Kerkük hezeyanları…
[3] Tertip komitesinin sloganın anlamını son derece manidar örneklerle anlatan açıklamasına: [3] Tertip komitesinin sloganın anlamını son derece manidar örneklerle anlatan açıklamasına: http://www.bianet.org
[4] Bu özeleştirimi(zi) yazıp yazmamayı düşündüm ama hepimize ders olması açısından tarihe not düşmek için yazmadan edemedim, bu kadar kırgınken, biraz daha acı farkındayım ama… ama işte ama…
[5] Gramsci, İtalyan Komunist Partisinin kurucularından, hegemonya ve sivil toplum kavramlarını Marksizme kazandıran, Marksizm de altyapı/üstyapı ilişkilerini yeniden yorumlayıp, kültürün ve hegemonyanın bu sistemin yeniden üretilmesi için ne kadar gerekli olduğunu düşünen, Mussolluni İtalyasında 11 yıl hapishanede tutulup, 46 yaşında ölen Marksist düşünür.
[6] Bundan daha birkaç yıl önce İstanbul Valiliğinin gönderdiği bir genelge ile aralarında Berfin, Delal, Berivan, Rojin isimlerinin de olduğu Kürtçe isimlerin çocuklara konulması yasaklanmıştı. ([6] Bundan daha birkaç yıl önce İstanbul Valiliğinin gönderdiği bir genelge ile aralarında Berfin, Delal, Berivan, Rojin isimlerinin de olduğu Kürtçe isimlerin çocuklara konulması yasaklanmıştı. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=87230).
[7] Kapitalist sistemin muktadirleri güçlerini sadece kolluk güçlerinden vb almazlar, asıl pek çok kurumla toplum üzerinde kurdukları hegemony aile kurarlar. İbadet yerleri, okullar, basın… bu hegemonyanın yeniden üretildiği yerler böylece “hakimleri sözü sözlerin hakimi haline gelir. Hegemonyada gedikler açarak ve alternatif bir kültür yaratarak karşı-hegemonya mücadelesi yürütülür. O gün devletin olmadığı ama halkın akın akın coşkuyla sahiplendiği cenazedebelki de farkında olmadan bir karşı hegemonya tavrı geliştirdik.
[9]Bir insanın ölümünden politik çıkar elde etmek, pragmatizm olarak algılanmasın lütfen bu öneri, Hrant Dink yaşamı boyunca yukarda bahsettiği değerleri benimseyip mücadele etmiş, mücalesini korkmadan bu topraklarda kalarak sürdürdüğü ve yılmadan mücadele ettiği için onun varoluşu ile bu simgeselliğin bir özdeşlik taşıdığını düşünüyorum.