Tag Archives: Emrah Altındiş

Ah Zavallı Küçük Flamingo Yavruları…

Kyoto Protocol

Değerli dostum Emrah Altındiş’in, küresel ısınmaya ve Türkiye’nin Kyoto Sözleşmesi macerasına eleştirel bir tavırla yaklaştığı, Tuz gölünde hayatlarını yitiren flamingo yavrularına ufak bir ağıtı içeren makalesini aşağıdan indirebilirsiniz. Bir alıntı:

Türkiye’yi yıllardır yönetenler, çok sevdikleri milliyetçilik yarışında, bu vatanı ne kadar sevdiklerini, bir çakıl
taşını bile kimseye vermeyeceklerini, bu cennet vatanın eşsiz olduğunu, herşeyin vatan için olduğunu,
Mustafa Kemal’in “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünü vb. papağan gibi tekrarlasalar da; konu
gerçekten üzerinde yaşadığımız yer olan toprağa, içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya… doğaya geldiğinde
işin rengi değişiyor, dolayısı ile vatan olarak addettikleri toprakla kurdukları ilişki sadece “zahiri” düzeyde
kalıyor. Tersine sahici bir ilişki kurulmuş olsaydı, Van Gölü’nün 3 katı büyüklükte su kaynaklarımız yok
olurken, her yıl Kıbrıs kadar ekilebilir toprak erozyonla kaybolurken sus(a)mazlardı. Yönetenler açısından
doğa şimdilik bir teferruat…

Avustralya’nın da Kyoto Sözleşmesi’ni imazaladığını öğrendim. Böylelikle, Dünya’da bu sözleşmeyi henüz imzalamamış iki ülke kaldı: Türkiye ve ABD…

Bu Dünya’da tek olmadığımız, hatta en trajik biçimde başka insanlarla aynı Dünya’yı paylaştığımızı hatırlatmak isterim. Kısa süre sonra Türkiye’nin Kyoto macerası ile ilgili bir yazı da ben kalema alacağım…

Ah Zavallı Küçük Flamingo Yavruları…

Filled under Living Thing, Türkçe. Comments.

Hrant’a SOL’un Borcu Var… Gözyaşlarımızın Ötesinde…

Hrant’a SOL’un Borcu Var… Gözyaşlarımızın Ötesinde…

Emrah Altındiş*

Hrant Dink’e Saygıyla…

Faşizm, yaşamın her alanını saran kurucu bir imgeler dizgesi, dolayısıyla faşizmi sadece bir ideoloji, bir iktidar şekli ya da iktisadi analize indirgeyerek incelemek pek çok açıdan eksik bir yaklaşım olacaktır. Türkiye’de son yıllarda öyle bir atmosfer yaratıldı ki, her soluğumuzda daha daha daha milliyetçileştik [1]. 2 hafta önce Radikal 2’de Hasan Bülent Kahraman’ın analizleri Türkiye’de faşizmin ayak seslerinin gündeliğin bütün göstergeleri içinde ne şekilde oluştuğunu son derece iyi anlatıyordu.

Partilerin milliyetçilik yarışına girdiği [2] (ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını bahane ederek yarışı bırakmayacaklarını ispatladıkları [3]) şu günlerde, üzerimizde öyle bir hegemonya atmosferi oluşturuldu ki, reklamlarla, köşe yazılarıyla, dizilerle, haber programlarıyla… her nefesinde toplum biraz daha zehirlendi. Linçler, 301 davaları, üniversitelerde öğrenci ve öğretim üyelerine saldırılar…

Ve en sonunda abimiz, kardeşimiz, canımız, yoldaşımız Hrant’ımızı da aldı bu hezeyan-teyakküz hali. 301’lerle mahkeme kapılarında tehdit edilirken, milliyetçiler/ulusalcılar tarafından hedef gösterilirken sahip çıkmadığmız canımıza giderken boynumuzun borcunu az da olsa ödeyebilerek ona yakışır şekilde uğurladık [4].

Ve ben o cenazede Gramsci’nin gülen güzel gözlerini gördüm, belliydi o da ağlamıştı kardeşi Hrant’a ama “işte böyle çocuklar, işte böyle” diye fısıldadı kulağıma [5]

Dün o saldıragan milliyetçi disturda; “Ermeni dölü” diye bir küfrü barındıran ayrımcı kültürde ve bu topraklarda yüzbinlerce Ermeniyi katleden, yüzbinlerce Rumu göç ettiren, Kürtleri doğdukları günden itibaren (isimlerini kullandırmayarak [6]) asimile etmeye çalışan, bize hergün Türklüğü, Türkün Türkten başka dostu olmadığını, Ne Mutlu ki Türk olduğumuzu öğreten, her olayı dış mihraklara havale eden resmi ideolojide bir gedik açtık [7].

Hrant Dink’in cenaze tçreni Türkiye tarihi açısından bir kırılma noktasıydı. Üzerimizde kurulan ve her an ağırlığını daha fazla duyumsadığımız hegemonyada, hegemonya sahiplerini hiç de beklemedikleri kadar büyük bir gedik açtık, şimdi o gediği demokrasi ve özgürlük mücadelesini büyütme zamanı… Bugün, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı üzerinden yarattığımız özgürlükçü havayı dağıtmayı çalışanlara inat…

Rakel’in konuşmasına dönelim:

… Diyorlar ki “O buyuk bir adamdi.” Size sorarim: “O buyuk mu dogdu?” Hayir! O da bizim gibi dogdu. O gokten degildi o da topraktandi. Bizim gibi curuyen bir beden! Fakat yasayan ruhu, yaptigi is, kullandigi uslup gozlerindeki, yuregindeki sevgi onu buyuk yapti. Insan kendiliginden buyuk olmaz. Insani yaptiklari buyuk yapar… Evet o buyuk oldu, cunku buyuk dusundu, buyuk soyledi. Bugun buraya gelerek hepiniz buyuk dusundunuz. Sessizce buyuk konustunuz, siz de buyuksunuz. Bu gunle kalmayin bu kadarla yetinmeyin…

Bugünle kalmamamız, bununla yetinmemiz için, bulunduğu her ortamda eşitsizlikleri dile getiren, milliyetçiliğin her türlüsünü her an mahkum eden, kapitalizm ile derdi olan, Kürt sorununa demokratik çözüm öneren, emekten yana bir SOL alternatifi/birliği yaratıp, Türkiye toplumu nazarında bir muhatap haline getirmemiz gerekiyor. CHP’nin solla tüm köprülerini atmasının izdüşümü milliyetçi/serbest piyasacı konumunu bir teşhir aracı olarak kullanıp, AKP’nin özgürlükçülük maskesi ile özellikle çalışan ve yoksulların yaşama özgürlüğü üzerinde ki tahripkar etkisini dile getirerek bir sol alternatif/ittifak yaratmak…

Artık patolojik bir yapı haline gelen sol içi sekterlikleri(mizi) biraz daha düşünüp gündeliğe birarada daha etkili bir şekilde müdahil olmak anlatmaya çalıştığım. Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin, “Birarada Yaþamı Savunalım” önerisinin, kendisinin de içinde yer aldığı Türkiye solu içerisinde ki tezahürü; tektipleşerek değil, farklılıklarımızı koruyarak, asgari müşterereklerde buluşarak; hem yükselen milliyetçiliğe, hem de her an yaşantılarımızı daha da zorlaştıran neo-liberal uygulamalara karşı emekten yana bir birliktelik.

Aradığımız kudret 13-14 Ocakta Ankara’da gerçekleştirilen, Türkiye solunun ve meslek odalarının neredeyse tüm renklerinin yer aldığı “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nda mevcut aslında [8]. Sonuç bildirisine baktığımızda bu programın genişletilerek bir politik programa, ortaklaşma zeminine dönüşmesi mümkün. Bunu beceremediğimiz takdirde Tarık Ziya Ekinci’nin geçen haftalarda yine Radikal 2’de belirttiği gibi bir “demokrat aymazlığını” göstermiş olacağız ve bu aymazlık bizleri bundan sonra gelişecek benzer olaylarda sorumlu kılacak.

Hrant Dink ağabeyimizin/kardeşimizin varlığı (tabi sonsuz saygı duyduğum ailesinin müsadesi ile) bu biraradalığın sembolü/simgesi olabilir: barışın, özgürlüğün, demokrasisinin, sosyalizmin sembolü [9]. ÖDP, DTP SHP, EMEP ve SDP siyasi partileri ve DİSK, KESK, TMMOB ve Tabipler Odasının içinde yer alacağı bir zemin geçmişte yapılmış onca hatadan da ders çıkartarak, İtalyada ki zeytin dalı projesi dikkate alınarak [10] ve tektipleşmeden farklılıklarını da barındırarak biraradalığın zeminini bugünden yaratıp bir SOL alternatifi, toplum nezdinde seçimlere bir kaç hafta kala değil, şimdiden varetmeli…

Bu gereklilik, Hrant’ın arzusu, Tarhan Erdem’in de belirttiği gibi bu cenaze töreninde alanı dolduran yüzbinlerin özlemi [11], ve zannımca artık Türkiye Solunun boynunun borcudur…

————

 


 

* ODTÜ, Biyoteknoloji yüksek lisans öğrencisi

 

[1] Tabi ki bu satırları bu olgunun gökten zembille inmediğinin, bu milliyetçi atmosferin ulus devlet kurma çabalarından ve hatta İttihat ve Terakki ile başladığının, 1980 darbesi ile oluşturulan müfredatlarda ağırlığını arttıran TÜRK-İSLAM sentezinin etkisini ile daha daha varolduğunun farkındalığı ile kaleme alıyorum.

 

[2] Erdoğan’ın Kızılcahamam da ki konusşmasını hatırlayın, Ağar son açılımı ile %3.5 oy kaybetti, biz de zamanında bazı hatalar yaptık ama bundan sonra yapmaycağız demesi, Kürt sorunu konusunda çark edip bizim öyle bir sorunumuz yok demesi ve son Kurban Olayım Ayına Yıldızına, eşzamanlı olarak Baykal’ın Kerkük hezeyanları…

 

[3] Tertip komitesinin sloganın anlamını son derece manidar örneklerle anlatan açıklamasına: http://www.bianet.org

 

[4] Bu özeleştirimi(zi) yazıp yazmamayı düşündüm ama hepimize ders olması açısından tarihe not düşmek için yazmadan edemedim, bu kadar kırgınken, biraz daha acı farkındayım ama… ama işte ama…

 

[5] Gramsci, İtalyan Komunist Partisinin kurucularından, hegemonya ve sivil toplum kavramlarını Marksizme kazandıran, Marksizm de altyapı/üstyapı ilişkilerini yeniden yorumlayıp, kültürün ve hegemonyanın bu sistemin yeniden üretilmesi için ne kadar gerekli olduğunu düşünen, Mussolluni İtalyasında 11 yıl hapishanede tutulup, 46 yaşında ölen Marksist düşünür.

 

[6] Bundan daha birkaç yıl önce İstanbul Valiliğinin gönderdiği bir genelge ile aralarında Berfin, Delal, Berivan, Rojin isimlerinin de olduğu Kürtçe isimlerin çocuklara konulması yasaklanmıştı. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=87230).

 

[7] Kapitalist sistemin muktadirleri güçlerini sadece kolluk güçlerinden vb almazlar, asıl pek çok kurumla toplum üzerinde kurdukları hegemony aile kurarlar. İbadet yerleri, okullar, basın… bu hegemonyanın yeniden üretildiği yerler böylece “hakimleri sözü sözlerin hakimi haline gelir. Hegemonyada gedikler açarak ve alternatif bir kültür yaratarak karşı-hegemonya mücadelesi yürütülür. O gün devletin olmadığı ama halkın akın akın coşkuyla sahiplendiği cenazede belki de farkında olmadan bir karşı hegemonya tavrı geliştirdik.

 

[8] Konferansın konu başlıkları ve katılımcılar için bknz. http://www.bianet.org/2007/01/12/90159.htm

 

[9] Bir insanın ölümünden politik çıkar elde etmek, pragmatizm olarak algılanmasın lütfen bu öneri, Hrant Dink yaşamı boyunca yukarda bahsettiği değerleri benimseyip mücadele etmiş, mücalesini korkmadan bu topraklarda kalarak sürdürdüğü ve yılmadan mücadele ettiği için onun varoluşu ile bu simgeselliğin bir özdeşlik taşıdığını düşünüyorum.

 

[10]

SHP / İtalya Sol İttifakının Hükümet Programı

 

[11] Tarhan Erdem’in konuyla ilgili yazısı: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=211055.

Filled under Political Thing. Comments.