Dünya’nın çoğu yerinde basının siyasal iktidarlar üzerinde etkisi varolagelmiştir. Hatta kapitalist örgütlenmenin kolaylaştırıcılığında bazı zamanlarda bu durum bir çeşit tahakküme doğru evrilmiştir. Basın kuruluşlarının sermayedarları ile oluşturmağa çalıştığı iktidar ve bu iktidara ilkişin mücadele ayan beyan ortada olmasına karşın bu sürecin ayrıntıları toplum ile hiç bir şekilde paylaşılmaz. Bu süreç olsa olsa bahsi geçen çevrelerdeki “ehil”lerin elindedir. Basın ve siyasal iktidarlar arasındaki iktidar mücadelesinde daha pek çok alanda olduğu gibi “”ehil olmayanların sözü geçmez. Bu mücadelenin kodamanları da mevcuttur. Zamanında sahte sosyalist mücadele verenler bugün bu iktidar savaşının içinde harmanlanmaktadır. Foucault’un bilişsel serüveninde karşımıza güzel bir betimleme çıkar: Demokratik söyleme sahip kimseler ve ortaya koydukları fikirler bu ehliyet sahibi kişilerin ulusalcılıkla harmanlanmış türlü argüman cambazlıkları ile yuhalanır, kötü ilan edilir ve damgalanır. Bu bir kapatmadır.
Ergenokon’da son gerçekleşen gözaltı ve tutuklamalar sonrası; TV’lerde ve gazetelerde “Basın Özgürlüğü” diye bas bas bağıran basın mensuplarının da bir çoğu iktidar mücadelesi cephesinin savaşgan neferleridir. Basın özgürlüğü yakarışları mevcut ikiyüzlülüklerin dik alasıdır. Özgürlük konusunda kendine müslüman bu neferlerin çabaları ancak şöyle özetlenebilir: Yanılsama ve akıl bulanıklığı. Hem saldırganlaşmışlardır da, zira kendi ideolojik çerçeveleri paralelinde karar veren vatanperver hukuk kurumları artık tü kaka olmuştur. Bunun adı korkudur. İşkenceyi vatanperverlik tepsisinde toplumun önüne koyan bu düşünce kendi vicdanıyla hesaplaşmaktan korkmaktadır, çünkü bilmektedirler ki içinde bulundukları iktidar mücadelesi çok çok uzun zaman önce vicdan ile yer değiştirmiştir. Hesap verilecek vicdanın yerini, faşizmin örgüsüyle daha bir sağlam hale gelen iktidarın almasıdır. Bu faşist düşüncenin kutsallaşma harekatından başka bir şey değildir. Ne de olsa yeni bir tapıncak elde edilmiştir: O güzelim iktidar…
Bu çerçevede bazı önemli uluslararası “Basın Özgürlüğü” kuruluşlarının, İlhan Selçuk olayındaki duruşu düşünülmelidir. Demokrat söylemleri ve yaşamsal pratiği olmayan bir insanın demokrasiden medet umması karşısında alınabilecek demokratik tavır, hukukun gururla şişirilmiş tertemiz vicdanlarda ve püriten sınıfta açtığı o fena yarayı görünür kılabilir. Bugün malum gözaltı olayında polise ve örgütlenmesine küfreden ikiyüzlü topluluk dün Metin Göktepe’nin öldürülmesi davasında ağzını aç(a)mamıştı. Not düşmek gerekir.
( Bu Yazıda Kullanacağım “Cingöz Recai” karakteri sadece bir esinlenmedir. Cingöz Recai’nin yaratıcısı Peyami Safa ve sinema filminde emeği geçmiş hiç kimseyi yermek amaçlı değildir. Bu sıfat; Cingöz Recai’nin hiç yakalanmaması, kılık değiştirmedeki üstün başarısı gibi etmenler sebebiyle seçilmiştir. )
İllet-i Sansür
İnternet sansürünü aşmanın tek bir yolu var. Hem öylesine acayip karmaşık, uygulanmasının hiç kimse tarafından becerilemeyeceği, ileri bir teknik yöntem de değil. Herkes yapabilir.
Öncelikle Türkiye İnternetini sürekli polis kontrolünde yürünen bir sokak havasına sokan etmenleri belirlememiz ve analiz etmemiz güzel olacaktır. Bilindiği üzere şu anda yürürlükte bulunan 5652 Sayılı Kanun, halk dilindeki adıyla İnternet Yasası, öncelikle çocuk pornosuna karşı alınmak istenen önlemlerle ortaya çıkarılmış ve toplumun galeyana getirilmesi ile arkasına büsbüyük bir güruh desteği getirilerek hayata geçirilmiştir. Hayata geçiriliş sırasında kapsamı topluma çaktırılmadan iyice genişletilmiş ve diğer tipik yasalarımız gibi, filmlerdeki bilmem kaç kollu dev canavar ahtapot gibi toplumumuzun gündelik yaşantısına bir iğne ile zerkedilmiştir. (Bakınız: TCK 301)
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, vatandaşından korkan bir ideolojik çatıya sahip olduğu için, “polis devletliği” yasaları her daim süperdir, überdir, rokettir. Güncel anayasamız askeri darbe anayasasıdır. Çünkü devletimiz, elinde olan Yasama/Yürütme/Yargı troykası ile toplumun düşünsel deviniminin hayat bulacağı her türlü mecrayı kontrol etmek ister. Düşünce veya fikir mecralarından gelecek olan sözüm ona saldırıyı bertaraaf etmek ister. Varlığını idame etmek ister. Bu yüzden de acımasız olması gerekir. Bizzat kendisinden korktuğu vatandaşını ezer, hor görür, dinlemez. Orta sıklıkta olmak suretiyle, kendine poh poh çeken vatandaşlarını ödüllendirir, onlara iyi bakar, besler, büyütür… Aslında bu durum sadece Türkiye’ye özgü değildir. İdeolojik çatısı kapitalizm ile ortaya çıkmış, belirli dil, tip ve soya sahip olan insan topluluklarının varlığı kullanılarak tesis edilmiş olan her devlette görülür. Biz de bu durumun Türkiye sürümünü yaşarız.
Bugün dünya toprakları üzerinde kurulu olan ve topraklarında düşünce özgürlüğü olduğunu vaad eden hemen her ülke yüzde yüz oranında yalan söylemektedir, atmaktadır, sallamaktadır, sıkmaktadır, palavracıdır. Çeşit çeşit bürokratik yöntemlerle sanki-özgürlük ortamı yaratılır, dışarıya özgürlükçü olarak aksettirilir ve daha sonra ince yollarla cezalar kesilir. Polis devleti olmanın yolu düşünceyi kelepçeleyip boynuna tasma takmaktan geçer. Ayrıca, devletler kendi kolluk güçlerine günde iki saatten az olmamak üzere Big Brothercılık dersleri verir. Kolluk güçlerinin yetersiz olduğunu düşünen devletler, bu yetersizlik ortadan kalkıncaya kadar bir kısım vatandaşına da fahri kolluk gücü yetkisi verir, adına da “ihbar” diyip, olayı sorumlulukmuş gibi aksettirip, millete kakalarlar.
Bu yapıyı ortaya çıkaran herhangi bir zümre değildir. Bir düşünsel histeridir, nevrozdur, koftiliktir. Korkudan korkmak, faşizmin serin sularına doğru evrilip gider.
Bu durumun tek çözüm yolu, ifade/fikir/vicdan/inanç (her türlü düşünsel faaliyet de desek?) özgürlüğünü demokratik mücadele yoluyla devletlerin işleyiş düzeninin içine sokmaktır. Demokrasiyi de sadece sandığa indirgeyerek milleti kekleyen, ebeleyen, sobeleyen düşünce sisteminin ne kadar adi bir şey olduğu gözler önüne serilmelidir. Zira demokrasi algısı sandığa indirgenmiş toplumun vatandaşı ancak oyu kadar vardır. Oyunun ötesinde söz söyleme hakkına sahip değildir.
İradesini sivil toplum kuruluşları aracılığı ile siyasal iktidarlara iletmek isteyen topluluklar neden oluşur sizce?
Bu sebepledir ki, bir fikrin varlığını siyasal iktidarın gözünün içine sokmak, o fikri yaşatabilir, belki dünyamız hukuk düzeni içerisinde ete kemiğe büründürebilir. Polis devleti sansürünü, internet sansürünü aşmanın tek yolu, fikirlerin demokratik mücadelesinden geçer.
Bugün devlet her hangi iki vatandaşın birbirine sövmesini engelleyemiyor, hatta koskocaman bir stadyum dolusu binlerin her bir ağızdan birbirlerine veya bir başka topluluğa veya bir kişiye sövmesini engelleyemiyorsa, Mustafa Kemal’e de hakaret edilmesini asla ve katiyet ile engelleyemez. Bunu yapacağını, yaptığını ileri süren düşünce de külliyen yanılımaktadır, uçmaktadır ve balkona çıkıp hava alması gerekir. Mustafa Kemal gibi tarihe mal olmuş önemli kişileri “tapıncak” yapıp, yapmayanı taşla sopayla kovalaması oldukça traji komiktir ve anlaşılırdır. Zira tapınılacak hiç bir kurum, nesne, kişi, ruhani varlık hakarete uğrayamaz, uğratılamaz. Uğratan, uğratılmasına müsade eden her tür aracı dombilidir, hemen ipinin çekilmesi gerekir. “O”‘nun, “Bu”‘nun ipini çekmek yerine fikirleri tartışmak hazırcılığı feci şekilde bozguna uğratacağından hiç tercih edilmez, hemen Mobese kameralarına başvurulur.
İnsanlar, diğer insanların Atatürk hakkında neler düşündüğünü, neler hissettiğini niye ölçmek ister? Hep düşünür, türlü cevaplar ararım…
Sanki Atatürk’ün kendisini dünyaya duyurma zorunluluğumuz varmış gibi… Türkiye Cumhuriyeti tarihine göz atan her insan, bu tarihi merak eden insan, bu tarihi öğrenmek isteyen insan, Atatürk’ün varlığını orada görecektir. Ayrıca anlatmağa gerek yoktur.
Hatırlarım, ya liseye yeni başlamıştım ya da orta okul sonuncu sınıftaydım, o zamanlar internet olayı yeni çıkmıştı. Herkesin dilinde bir internet lafıdır dolaşıyordu. Ben de ilk bağlantıyı babamın torpili sayesinde bulunduğumuz ildeki üniversitenin kurduğu pop’u kullanarak yapmıştım. O aralar gazetelerde televizyonlarda bir hareket olmuştu: CNN (ABD menşeili olan) bir anket açmış ve insanlardan bir kaç lider arasından yüzyılın liderini seçmesini istiyordu. Çünkü yüzyıl bitmek üzereydi ve bu yeni yetme arkadaşlar bir heyecan aramaktaydılar. İlk web 2.0 deneyimlerinden biriydi insanların. Şimdiki gibi internet öyle her yerde bulunabilir bir şey değildi, internete bağlanan kişi filmlerdeki uçuk kaçık hackerlar gibi görülüyordu.
Velhasıl çok ilginç bir şey oldu ve Milli Eğitim Müdürlükleri’nden okullara yazılar geldi: “Öğrencilerinizi toparlayın durumu anlatın ve faks paralarını kendileri karşılamak üzere CNN’in anketine Atatürk cevabını yollamalarını söyleyin” (meali budur). Öğretmenlerimiz dile getirdi, sonra sınıf başkanları para topladı, sonra hazır metinler dağıtıldı biz de imzaladık, sonra sınıf başkanları bu anket cevaplarını alarak PTT’den Amerika’ya fax vasıtasıyla ulaştırdılar. Ayrıca internete erişebilen insanlar “parnak” ile sayılabilecek durumda olduğundan, okullarda sürekli bu kişilere oy verme talimatı veriliyordu. O devirde cookie nedir, ne değildir haberi olmayan bünyem, bir kaç kez üst üste oy vermeğe çalışıp başarısız olunca büyük hüsrana uğramıştı.
Vakit geldi geçti, Dünya’nın Yedi Harikası’nın tekrardan seçileceği bildirildi, çok çeşitli oylamalar başlatıldı, hep popüler olanlarda Türkiye halkı oy vermeğe teşvik edildi. Hepimiz girdik gördük ki, bu tip oylamalarda hep Türkiye’den yapılar, doğal güzellikler fersah fersah açık arayla önde idiler.
Vakit geldi geçti, “Olimpiyatlar Nerede Yapılsın?” diye soruldu, cevap yine aynıydı: Hep Türkiye, Hep Türkiye….
Allahım, bütün dünya çıldırmış, bütün bu çeşit anketlerde illa ki Türkiye veya Türkiye’ye dair bir şeye oy veriyordu, dünya Türkiye Türkiye diye çalkalanıyordu. Herkes bizi o kadar seviyordu ki, devletimiz sınır kapılarını yabancı akınlarına karşı kapattı. Zaten biz de Avrupa’da yaşayan Türkler olarak her daim el üstünde tutuluyor, hiç bir zaman aşağılanmıyor, hakarete uğramıyorduk. Bir elimiz yağda bir elimiz baldaydık… Bu anket işleri de zaten bu durumları tescilliyordu.
Vakit yine geldi geçti, Facebook icad edildi. Facebook’da insanlar vatan kurtarmağa başladılar. Kimisi Atatürk’ü kullanarak bir takım zıbıdık web uygulamaları geliştirip para kazandı, kimisi kazandığı parayı şov yaparak Mehmetçik Vakfı’na bağışladı. ( Bu arada Mehmetçik Vakfı’nın sürekli bağışçılarının tanıdığım bir kaçı duydukları vicdani sıkıntıyı dile getirdiler. Bu bir-iki kişi isimlerinin belli olmasını istemiyor, burada da asla belirtmeyeceğim. Bu insanları suçluluk duygusuna sevk etti. Zira kimsenin, bu kişilerin yaptıkları bağışlardan haberi yoktu ve her gün bu kişilere bu garip, zıbıdık internet uygulamaları aracılığı ile duygu sömürüsü yapılıyordu. )
Vakit yine gelip geçmeğe devam etti. Çocukluğumda gerçekleşen CNN anket vakasını tekrar farkettiğini/anımsadığını düşündüğüm bir ve/veya bir kaç Cingöz Recai bu işe el attı, bir anket sitesi kurdular ve yine Atatürk’ü oylattılar. Hatırasını sömür sömür sömürdüler. İnsanların vicdanlarına tuz bastılar, acı çektirdiler. Sadece sevenlerin dışında acı çekmek, suçlu durumuna düşmek istemeyen insanlar da koşup oy verdiler. Böylece anket amaçlı kurulmuş gibi gözüken herkes özünde AtatürkMetre olarak kurulmuş bir sitedede vicdanını rahatlattı. Vicdanların rahatlaması, sitenin kurucularının cebini doldurdu. Fakat bu kişiler hep kim olduklarını gizlediler, takma isimler kullandılar. Aynı Cingöz Recai…
İnsanların her ne türlü olursa olsun fikirleri, düşünceleri, istekleri, arzuları, özlemleri sömürüldü! Adına gazete diyebilen bir takım büsbüyük, hakikaten çok büyük basın kuruluşları da bu işe alet oldular, çarşaf çarşaf haber yaptılar, para kazandılar.
Daha sonra öğrendim ki bu insanlar, çılgınlar gibi bu durumları yuhalayarak yeni bir oluşum başlattıklarını anlattılar ve bir forum kurdular. Bu forumlara girdim baktım. “Türk Milleti’ni Bilinçlendirme Yeri” gibi fantastik laflarla doluydu. Türkiye’de yaşayan her vatandaşın etraflıca veya değil kütüphane gibi güzel bir olanağı var, gider okur, ne düşünecekse, neye karar verecekse orada okuyarak, çalışarak karar verir/verebilir. Onlar yetmedi kitapçılarda satılan sayısız kitap, dergi vs. var… Tabi bu tip mecralar tamamen tribün mantığıyla işlediği için olası müşterisi de çok olacaktır. Yine sahibinin cebi dolacaktır.
Zihin jimnastiğine biraz katkısı olur diye pek tabi teşekkürlerimi sunacağım ve sizi yönlendirmek istediğim insanlar var:
Yıldırım Türker, Radikal gaztesinde uzun süredir haftalık yazılar yazan son derece müstesna bir kişilik. Sahip olduğu demokratik tavır ve son derece güzel üslubuyla, Türkiye gaztecilik camiasında örnek bir insandır. Sahip olduğudemokratik tavır yüzünden, başı sürekli belaya giren bir yazar. Bu sıkıntılarla ilgili bazı kaynaklara buradan, buradan ve buradan göz atılabilir.Ancak demokrasi mücadelesi içerisinde olağan bir durumdur. Herhalde, bu ülkenin demokratikleşmesi için mücadale eden her kişinin başına acı verici veya değil bir takım sıkıntılar gelmiştir.
Ülkeyi sarıp sarmalayan Perinçsiz-Kerinçek usulü neo-faşist yapıların Türker gibi isimlerden son derece rahatsız olmaları doğaldır. Zira, içinde bulundukları siyasal iktisat koşulları ve bu koşullar etrafında oluşagelmiş, palazlanmış düşüncenin toplumsal psikanalitik yanı ortadadır. Sürekli ve artarak bir şiddetle dayatılan, dünya kadar imgeyi yanında sürükleyen aşırı milliyetçilik ve bu yapının anahatlarını oluşturan insan haklarına saygızılık, militarist ruhun her daim yüce tutulması, güvenlik paranoyası; adaleti korku, baskı ve tehdit gibi silahlarla ipotek altına alma ve tabii ki en son olarak artarak uygulanan ayrımcılık…
Bu kervanın her zaman bir parçası olmuş TTK başkanı Haloçoğlu da son günlerde oldukça gündemdedir. Anadolu topraklarının rengarenk örgüsünü kendi hükümranlığı ile değiştirebileceğini, karara bağlayabileceğini bilmektedir bu kişi. Zira bu işi yapabileceğine inancının tam olmasını sağlayan bir kariyeri ve düşünce sistemi vardır. Elinden gelse karşı çıkacakları bir kaşık suda boğacak kadar da sertleşebilir. Bağırış-cağrışmaları televizyonlara çokça yansımıştır. Tarih sahnesindeki topluluklardan biri olan Kürtlerin de kökenini belirleyebilecek kadar derin bilgi ve tecrübeye sahiptir. –Bugün buna karşı çıkana gülerler ama söylemek gerekli: Kürt dilleri Hint-Avrupa dil ailesindendir, Türk dilleri ise Ural-Altay dil ailesindendir. Kendisine sormak lazım, acaba kendisi dünya tarihi boyunca dil grubunu Ural-Altay’dan, Hint-Avrupa’ya değiştirmiş kaç topluluk bilmektedir? Ya da bu kadar spesifik olmaya gerek yok, dil grubunu değiştiren kaç büyük insan topluluğu gösterebilir.-- Kendi elinde bu topraklarda yaşayanların komple seceresinin olduğu söyleyerek yaptığı bu işi de temellendirmiştir hatta muhattap olduğu kitleyi tehdit ettiği de söylenebilir. Soyu ile ilgili sıkıntısı olanlar bu secereye göz atabilir
Azeriler’in kullandığı bir deyimle, kendisi adeta “soyculuk” yapmaktadır. Yani ırkçılık.
Halaçoğlu düşüncesinde insanlar bu dünyada çoktur. Özellikle bu yüzyılın başında başlayan son yıllarda daha da etraflıca yürütülen bir çalışma vardır. Pan-Germanistik… Bir takım Alman bilim adamları Anadolu toplumlarının kökeninin yüce Germenler olduğu iddia ederler. Hatta bu “soycu” -Aryan- düşünce neredeyse Hint-Avrupa topluluğunu Germen ilan etmek ister. (İngilizcesi olan kişilerin Aryanism ile ilgili olarak şu makaleye göz atmasını isterim. ). Aryan’cılar Halaçoğlu gibi de değildir, sayısız yayınları vardır.
Türker’in, Radikal gazetesinde yazdığı son yazıyla Haloçoğlu’na yönelttiği eleştiriler son derece yerindedir. Türkiye toplumunu adeta avanak yerine koyan bu faşist düşüncelere karşı, Türker gibi insanların varlığı son derece mühimdir. Bugünkü yazısınının son kısmından bir alıntı:
…..Kısacası, Halaçoğlu, bir bilim insanı değil, öncelikle Türkiye Cumhuriyet tarihinin duramamış patlamış bir bekçisidir. Tarihin iyi olduğunu kim söylemiş?
Marx’ı burada anmamak elde değil. Kapital’in önsözünde yer alan tarih ile ilgili sözü harikadır: “De te fabula narratur!” yani Türkçe’siyle “Senin anlatılan hikayen üzerine!” Tarihçilerin bir kısmı niye Marx’tan nefret eder? Burada Althusser’in söylediklerini de unutmamak gerekir “…eğer fiziğin kıtasını Galileo açtıysa, tarihin kıtasını Marx açıyordu“.
Google’a girin ve “De te fabula Narratur!” yazın bakalım neler olacak…. Teşekkürler Yıldırım Türker…