Türkiye’nin devlet ideolojisinde Nazi Almanyası’nın izlerini bolca bulmak mümkün hatta bir kaç iri adım atılırsa neredeyse Nazi Almanyası ile birebir olduğunu söyleme cüreti gösterilebilir.
Schutzstaffel, Nazi ordusunun büyük örgütlerinden biri. Doğrudan Hitler’e ve Nazi Partisine bağlı olarak yönetiliyor. Küçük bir meclis siyasi grubu olarak hayata başlamış, daha sonra değişen ve çoşkunlaşan “konjektür” vasıtasıyla en az Alman Silahlı Kuvvetleri kadar güce sahip olmuş bir örgüt. Bizzat Hitler’in de korumalığını yapmış bu grup, kendini Roma’nın pretoryanları gibi hissettiğinden olacak isimleri de buna uygundur. Türkçe’ye çevrildiği zaman ise “Koruyucu Bölük” anlamında olduğu görülür. Kısaca Führer’in ve Nazi Partisi’nin koruyucuları. Ancak kuruluş belgelerine göz atıldığında amacı şöyle tanımlanıyor: “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlardan sorumludur”. Kullandıkları SS simgesi de Runik -Runic Alphabet- yazıtipi ile yazılıyor: Milliyet ile soslandırılmış, dini temelli yazıtipi. )
Fakat 29′dan 45′e kadar Heinrich Himmler yönetiminde o meşhur Aryancı düşünce temelinde (daha önce Aryancılık ile ilgili burada bahsetmiştim) tamamen faşist bir örgüte dönüşüyor. Ayrıca aynı dönemde SS, hem özel “polis” ve “askeri” güçlerinin yetiştirilmesinde kullanılıyor hem de bilindik görevlerine devam ediyorlar. Tabi 2. Dünya Savaşı’nı hazırlayan koşullar altında palazlanan “üstün ırk” söylemiyle iyice vahşi bir ruha bürünüyor. Bu vahşi ruhun ortaya çıkardığı işler ise dünya belleğine kazınıyor: Sayısız Yahudi’nin, koministlerin, gazetecilerin, Çingeneler’in, masumların, eşçinsellerin katli…
Tam bir polis teşkilatı. Dünya üzerinde hiç bir faşist düşünceli iktidara susamış adam yoktur ki, elinin altında hazır SS birlikleri bulunmasın.
Bugün’ün 1 Mayıs’ında, 1 Mayıs 2008′de İstanbul’da görülen manzara da bana acı verici biçimde Schutzstaffel’i anımsattı. Ülkenin hakimi konumundaki siyasi parti, sağı solu yamanmış bohça gibi uyduruk ideolojisi ile HAK-İŞ adıyla “alternatif” bir işçi sınıfı topluluğu yaratmağa uğraşa dursun, demokratlığının sadece kendi idelojik ekseninde olan insanlar için geçerli olduğunu ortaya koydu. Bu partinin başkanı; milyonlarca emekçiyi ayak ilan etti, ardından Adalet Bakanı vasıtasıyla emeğin bayramını kutlamayı, 1 Mayıs 1977′yi anmayı o canım anayasasına aykırı ilan etti. Böylece emek örgütlerinin Taksim diretmesinin yasadışılığı muştulandı. AK Parti.
AK Parti’ye kapatma davası açıldığında bir anda demokrasiyi keşfediveren yönetim takımı, milyonların demokratik talebi karşısında alabilecekleri en düşmanca tutumu aldılar. Çünkü bu sakat düşünceye göre, orada emeğin bayramı değil, “bölücülük” yapılacaktı. Aslında ortada olan basittir. Kendi ideolojilerini bugün var ve muktedir kılan 12 Eylül zanlısı TSK’nın istediği gibi davranmak. TSK bugün PKK vasıtasıyla toplumda ırkçı söylemi ve düşünceyi canlı tutarken, bunun toplumun her kesimine nüfuz etmesi için de müthiş çaba harcamakta. 12 Eylül’ün yok ettiği solun üzerine bir sigara yakarken, yaratılan son derece örgütlü dini yapılanmaya diklenirken komik duruma düşüyorlar. Yıllar yılı uygulanan bu siyasetin sonucu olarak binbir türlü faşist ve dinci faşist örgüt de mutlu mesut hayatını sürdürebiliyor.
Meydanlara 1 Mayıs’ı kutlamak için sınıf bilinciyle koşmaya hazır binlerce emekçinin, köylünün, öğrencinin, işsizin, kadının, çocuğun üstüne Türkiye SS’lerini yolluyor siyasi iktidar. Kendisini yaratan ideoloji ile hamaset masasında oturarak. Bu işin örgütlemesini de SS yöneticileri Karl Hanke ve Heinrich Himmler’den devşirme iki bürokrata yaptırıyor: İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah. Birebir çakma iki SS yöneticisi. Ne konuştukları anlaşılıyor ne de sıfatlarında meymenet var. Zaten vukuatları çok olan bu ikili, SS subaylarına emir veriyor ve binlerce insanın üzerine bir hınçla saldırtıyor. İnsan dövmeğe, kol bacak kırmağa, öldürmeğe, işkence etmeğe dünden alışmış SS subayları da gerekeni yapıyor. DİSK‘in merkezinin önüne sabah namazını müteakip itfaiye misali su sıkıcıları ve ultra mdoern, gelişmiş, pörtlek neferler yerleştiriliyor, her köşe başı tutuluyor, Taksim abluka altına alınıyor… Tam bir savaş düzeni. ÖDP merkezine saldırılıyor, yolsa oturan kadınların kafalarına tekme atılıyor, turistler dövülüyor, kol bacak kırılıyor… Siyasi iktidarın örgütlemeğe çalıştığı HAK-İŞ’in düzenlediği mitinglere dokunulmuyor, ses çıkarılmıyor. Schutzstaffel’in önemi burada yine ortaya çıkıyor: Tarih 1 Mayıs 2008, Yer Türkiye.
19 Mayıslar’da, 23 Nisanlar’da “Nazi Jugend disiplini” ile eğitilmiş gençlerin ve çocukların gösteri yaptırıldığı stadyumlarda örgütlenen halk da pek sesini çıkaramıyor. Carl Diem‘in çocukları, yüce SS’leri koruyacak ve onlara yardım edecektir. Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde atılacak ilk adım Carl Diem’in pisliklerinden arınmak olabilir.
Kendine demokrat ve müslüman AKP’nin bu ülke siyasi sahnesinde sadece bir renk olduğunu belirtmek gerekir. Bugün giderse, yarın yerine biraz farklı olan ama temelde Nazi devşirmesi Türkiye devlet ideolojisi ile işleyen yeni bir parti gelecektir.
New victim: Google Groups
Actual victim: Turkish Society
Turkey becomes more aggressive on censoring web sites. Probably you heard about censorship efforts of several countries like China, Iran, UAE, Egypt etc. Turkey slips rapidly to that league with the fascistic laws on internet regulation. It’s not all about freedom of expression it’s about racist, fascist and totalitarian ideology of law making institutions.
As a contrary, Turkey is still celebrating the “Banning of Press Censorship”. It should be 101st anniversary of that ban now.
After a big wave of anti child abuse movement, Turkey approved a limited internet regulation into law. It’s called “Penal Code 5651 of Regulation of Internet Media and Struggling Crimes by the Manner of Internet Media”. This penal code includes insulting the Ataturk (founder of Turkish Republic), promoting gambling, suicide, drugs & child abuse which leads to fine punishment, jail sentence and banning of sites. The most tricky word is Ataturk which allows the “ideological annotation” of judges. Because of the fanatic & illiterate judges it’s not possible to criticize the holy founder ideology. Simply it’s a ban of freedom of expression.
Related new amendments proposed by AKP (governing political party) on penal code 301 is not enough. This jurisdictions like penal code 301 & 5651 must be totally repealed for the future of democracy in Turkey.
It’s highly likely that insulting Ataturk & Turkishness caused the banning of Google Groups in Turkey. A sad day for democracy and Freedom of Expression…
UPDATE: Access to Google Groups has been suspended because of the same guy who is very well known creationist made same thing to the Wordpress.com.
Ergenekon davasının toplumun her kesiminde yankı bulduğu apaçık daha fazla söze gerek yok. Örgütlenmesi, yaygınlığı, etkinliği ve oluşturduğu çıkar gurupları ile buram buram totaliter-faşist bir yapılanmanın bütün belirtilierini gösteriyor. Ergenekon’u bugüne taşıyan olayları gözden geçirmek, bugünü eleştirmek açısından oldukça kıymetlidir. Fitili türban tartışması ile yakılan ardından, Ak Parti hakkında açılan kapatma davası ile ayyuka çıkan ve son günlerde cereyan eden uzlaşma/anlaşma furyasıyla taçlandırılan süreç.
Varlığını kesif bir kokuyla hissettiriyordu: Mahkeme önü şakşakcıları ve kabadayıları, Hrant Dink‘in katledilmesi ve sonuçsuz dava süreci, NOKTA Dergisi operasyonu, internet kanalıyla verilen muhturalar, Genel Kumay Başkanları Özkök ve Büyükanıt arasında geçen garip atışmalar, Adalet Bakanı Çiçek’in 301 feryatları, garip bir putperest şov haline dönüşen “Cumhuriyet Mitingleri”, ADD’nin darbe çığırtkanlığı, CHP‘nin akbaba kuşunun yaşam biçimini siyasi tavır olarak ortaya koyması… Bir de bonus: Emekli paşaların “Erke Dönergeci”‘ne olan desteği.
Bu dallı budaklı süreç kısmen de olsa münferit vakalar olarak görülebilse de, biraz yukarıdan bakıldığında işlerin feci biçimde birbirine bağlı olduğu sezilebiliyor. Ulusalcı muştusu ile hayat bulan 1930 model beton kafa zihniyetinin faşistlik ar damarı çatlamış kocaman Godzilla’si.
Çıban’ı toplum olarak mahkeme basan kabadayılar ile gördük ilk kez. Mahkeme basanların talebi açıkça ortadaydı: Kan. İstedikleri kanları aldılar veya alacakları daha çok kan var. Dink öldürüldü. Toplumun bir kesimi ayaklandı çünkü başına gelecekleri biliyordu: Türkiye’de yaşamanın bedeli. Adli ve siyasi örgütlenmenin istemediği hiç bir olay aydınlatılmayacaktı. Nitekim Hrant Dink’i katledenlerin yargılandığı o dava sürecinde kapatma cezası kesilen Pelitlispor Sahası dışında pek bir şey yok. Hani o da güç bela oldu. Bir hunharın işlediği cinayetin sorumluları, kollayıcıları, savunucuları halen rahat rahat işlerini yapmaktalar. Haaa, malum Jandarma Bursa’da bir yere gönderilmiş… “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrantız” diskurunu anlamayı beceremeyenler ve anlayıp karşı çıkanların oluşturduğu cepheye savaş açıldı ve karşı bir diskur üretildi “Hepimiz Türküz, Hepimiz Mehmetiz”. Bunun bir psikanalitik karşılığı vardır: Kanı kandan üstün tutan Hunharlık. “Hunhar” Farsça kökenli bir kelime, “kan içen” manasında. Zira ileriki zamanda meydana gelecek PKK operasyonları sırasında kaybedilecek gencecik askerlerin ölümlerinin sebepleri gizlenmeliydi, bu da ancak yüceltme ile yapılabilecek bir iş. Peki dağda ölen isyankarların şehirdeki veya köydeki annesi, babası? Onların adını anan yok zaten. Ancak bu süreçte, Almanya’nın 8 Türk’ün yakılarak öldürülmesi olayı sonrasında binlerce Alman’ın sokağa dökülüp “Hepimiz Türk’üz” diye bağırdıkları hatırlatıldığında bu grubun ya söyleyecek bir şeyi olmuyor, utanıyorsa da çaktırmıyor, utanmıyorsa da “hah bak Almanlar da anlamış” edasıyla böbürlenip içinden ellerini ovuşturuyor… İkiyüzlülüğün yeni açılımları.
NOKTA Dergisi operasyonu ise daha ilginç. Türkiye’de haber dergiciliği adına hiç bir şey yoktur, var olanlar da toplumun siyasi tüketim filtresine göre şekillendirilir. Özden Örnek’e ait olan darbe günlüklerinin yayımlanması sebebiyle bir takım yerlerden gelen ultra baskılar sonucu NOKTA Dergisi topu attı. Özden Örnek yana yana yalanladı: “Bu günlükler benim değil”. Daha sonra anlaşılacaktı ki, bugünler bizatihi Özden Örnekin’di. Darbe şakşakçıları askeri mahkemler kanalıyla kazanmıştı. Bu basın özgürlüğünde son NOKTA idi. Şimdilerde İlhan Selçuk’un gözaltına alınması sebebiyle ortayı ayağa kaldıran, erinmeyip McCarthy dönemi “kominist adam” toplama usullerine ya da Arthur Miller’in The Crucible’ndaki “Cadı Avı” mecazına benzeten ikiyüzlü basın mensupları, o zaman yoktu! AK Parti ikitadarı da yoktu. O dönemde AK Parti iktidarı bu günlükleri ciddiye almalıydı. Almadı/Alamadı neden?
Genel Kurmay eski başkanı Sn. Özkök’ün, Sn. Büyükanıt’ın meşhur konuşmasından bir gün önce darbe heveslilerinin var olduğuna dair “Ne var derim, ne de yok derim” sözleri ile gerçeği ortaya koymuştu. Manidardır daha sonraları, Kıvrıkoğlu Paşa, Özkök Paşa hakkında irtica konusunda “yetersizdi” söylemini kullanacaktı. [İlgili haberler için bakınız]. Resmen bir paşa savaşları olarak nitelendirilebilir.
Mesut Yılmaz gazıyla kurulan göya antiemperyalist TV kanalının minnoş sevimli gazetecisi Mr. Tuncay Özkan, Nur Serter gibi kendini kurduğu metafizik dünyası ile gerçeklikte cereyan eden olayları karıştırmış biri, malum günlükte adı geçen Şener Eruygur… Bun insanların önderliğinde düzenlendi o putperest şova dönüşen mitingler. Mitinglere katılanlar nasıl bir ruh halindeydi? Şakşakçı medya ağzını açmadı, açamadı. Sadece kalabalığın galeyanına gelip galeyanı bilmem kaç misline çıkaracak başlık ve yazılarla geldiler. Sonra seçim geldi ve meydanlar bir anda “pert” oldu. Aklı evveller bu gerçekliği patates-kömür siyasetine bağlamaya devam edecekler.
ve malum Ergenekon patladı. Dallanmış budaklanmış örgütü ile nerelere varacağı hiç kestirilemeyen biçimde…
AK Parti bu süreçte gerildikçe gerildi. Hazırlayıp topluma kakalamağa çalıştıkları yeni SSGSS ve bu kapsamda ortaya koydukları ucube neoliberal politikalar ile kendi sonlarını hazırlarken pat! diye bir şey oldu… AK Parti hakkında kapatılma davası açıldı.Kapatma davasından kurtulma yolları tartışılmağa başlandı, o iyi dedi, bu kötü dedi. Anayasa Mahkemesinin davayı görmeyi kabul etmesi ile Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin sevinç çığlıkları ile “Oy Birliği” vurgulamalarının nedenini ise benden değil şuradan okuyun.
Ergenekon ya Hrant Dink’e varırsa ne olacak?
Türkiye demokratik geleceğininin temellerini atabileceği bir dönemden geçiyor. Bu dönemde, demokrasi dışı unsurlar ile yarı demokratların, kendine demokratların ve demokratların kavga edeceği bir dönem olacak.