Archive for 'Political Thing'
Hrant’a SOL’un Borcu Var… Gözyaşlarımızın Ötesinde…
Published on January 24th, 2007.
Hrant’a SOL’un Borcu Var… Gözyaşlarımızın Ötesinde…
Emrah Altındiş*
Hrant Dink’e Saygıyla…
Faşizm, yaşamın her alanını saran kurucu bir imgeler dizgesi, dolayısıyla faşizmi sadece bir ideoloji, bir iktidar şekli ya da iktisadi analize indirgeyerek incelemek pek çok açıdan eksik bir yaklaşım olacaktır. Türkiye’de son yıllarda öyle bir atmosfer yaratıldı ki, her soluğumuzda daha daha daha milliyetçileştik [1]. 2 hafta önce Radikal 2’de Hasan Bülent Kahraman’ın analizleri Türkiye’de faşizmin ayak seslerinin gündeliğin bütün göstergeleri içinde ne şekilde oluştuğunu son derece iyi anlatıyordu.
Partilerin milliyetçilik yarışına girdiği [2] (ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını bahane ederek yarışı bırakmayacaklarını ispatladıkları [3]) şu günlerde, üzerimizde öyle bir hegemonya atmosferi oluşturuldu ki, reklamlarla, köşe yazılarıyla, dizilerle, haber programlarıyla… her nefesinde toplum biraz daha zehirlendi. Linçler, 301 davaları, üniversitelerde öğrenci ve öğretim üyelerine saldırılar…
Ve en sonunda abimiz, kardeşimiz, canımız, yoldaşımız Hrant’ımızı da aldı bu hezeyan-teyakküz hali. 301’lerle mahkeme kapılarında tehdit edilirken, milliyetçiler/ulusalcılar tarafından hedef gösterilirken sahip çıkmadığmız canımıza giderken boynumuzun borcunu az da olsa ödeyebilerek ona yakışır şekilde uğurladık [4].
Ve ben o cenazede Gramsci’nin gülen güzel gözlerini gördüm, belliydi o da ağlamıştı kardeşi Hrant’a ama “işte böyle çocuklar, işte böyle” diye fısıldadı kulağıma [5]…
Dün o saldıragan milliyetçi disturda; “Ermeni dölü” diye bir küfrü barındıran ayrımcı kültürde ve bu topraklarda yüzbinlerce Ermeniyi katleden, yüzbinlerce Rumu göç ettiren, Kürtleri doğdukları günden itibaren (isimlerini kullandırmayarak [6]) asimile etmeye çalışan, bize hergün Türklüğü, Türkün Türkten başka dostu olmadığını, Ne Mutlu ki Türk olduğumuzu öğreten, her olayı dış mihraklara havale eden resmi ideolojide bir gedik açtık [7].
Hrant Dink’in cenaze tçreni Türkiye tarihi açısından bir kırılma noktasıydı. Üzerimizde kurulan ve her an ağırlığını daha fazla duyumsadığımız hegemonyada, hegemonya sahiplerini hiç de beklemedikleri kadar büyük bir gedik açtık, şimdi o gediği demokrasi ve özgürlük mücadelesini büyütme zamanı… Bugün, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı üzerinden yarattığımız özgürlükçü havayı dağıtmayı çalışanlara inat…
Rakel’in konuşmasına dönelim:
… Diyorlar ki “O buyuk bir adamdi.” Size sorarim: “O buyuk mu dogdu?” Hayir! O da bizim gibi dogdu. O gokten degildi o da topraktandi. Bizim gibi curuyen bir beden! Fakat yasayan ruhu, yaptigi is, kullandigi uslup gozlerindeki, yuregindeki sevgi onu buyuk yapti. Insan kendiliginden buyuk olmaz. Insani yaptiklari buyuk yapar… Evet o buyuk oldu, cunku buyuk dusundu, buyuk soyledi. Bugun buraya gelerek hepiniz buyuk dusundunuz. Sessizce buyuk konustunuz, siz de buyuksunuz. Bu gunle kalmayin bu kadarla yetinmeyin…
Bugünle kalmamamız, bununla yetinmemiz için, bulunduğu her ortamda eşitsizlikleri dile getiren, milliyetçiliğin her türlüsünü her an mahkum eden, kapitalizm ile derdi olan, Kürt sorununa demokratik çözüm öneren, emekten yana bir SOL alternatifi/birliği yaratıp, Türkiye toplumu nazarında bir muhatap haline getirmemiz gerekiyor. CHP’nin solla tüm köprülerini atmasının izdüşümü milliyetçi/serbest piyasacı konumunu bir teşhir aracı olarak kullanıp, AKP’nin özgürlükçülük maskesi ile özellikle çalışan ve yoksulların yaşama özgürlüğü üzerinde ki tahripkar etkisini dile getirerek bir sol alternatif/ittifak yaratmak…
Artık patolojik bir yapı haline gelen sol içi sekterlikleri(mizi) biraz daha düşünüp gündeliğe birarada daha etkili bir şekilde müdahil olmak anlatmaya çalıştığım. Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin, “Birarada Yaþamı Savunalım” önerisinin, kendisinin de içinde yer aldığı Türkiye solu içerisinde ki tezahürü; tektipleşerek değil, farklılıklarımızı koruyarak, asgari müşterereklerde buluşarak; hem yükselen milliyetçiliğe, hem de her an yaşantılarımızı daha da zorlaştıran neo-liberal uygulamalara karşı emekten yana bir birliktelik.
Aradığımız kudret 13-14 Ocakta Ankara’da gerçekleştirilen, Türkiye solunun ve meslek odalarının neredeyse tüm renklerinin yer aldığı “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nda mevcut aslında [8]. Sonuç bildirisine baktığımızda bu programın genişletilerek bir politik programa, ortaklaşma zeminine dönüşmesi mümkün. Bunu beceremediğimiz takdirde Tarık Ziya Ekinci’nin geçen haftalarda yine Radikal 2’de belirttiği gibi bir “demokrat aymazlığını” göstermiş olacağız ve bu aymazlık bizleri bundan sonra gelişecek benzer olaylarda sorumlu kılacak.
Hrant Dink ağabeyimizin/kardeşimizin varlığı (tabi sonsuz saygı duyduğum ailesinin müsadesi ile) bu biraradalığın sembolü/simgesi olabilir: barışın, özgürlüğün, demokrasisinin, sosyalizmin sembolü [9]. ÖDP, DTP SHP, EMEP ve SDP siyasi partileri ve DİSK, KESK, TMMOB ve Tabipler Odasının içinde yer alacağı bir zemin geçmişte yapılmış onca hatadan da ders çıkartarak, İtalyada ki zeytin dalı projesi dikkate alınarak [10] ve tektipleşmeden farklılıklarını da barındırarak biraradalığın zeminini bugünden yaratıp bir SOL alternatifi, toplum nezdinde seçimlere bir kaç hafta kala değil, şimdiden varetmeli…
Bu gereklilik, Hrant’ın arzusu, Tarhan Erdem’in de belirttiği gibi bu cenaze töreninde alanı dolduran yüzbinlerin özlemi [11], ve zannımca artık Türkiye Solunun boynunun borcudur…
————
* ODTÜ, Biyoteknoloji yüksek lisans öğrencisi
[1] Tabi ki bu satırları bu olgunun gökten zembille inmediğinin, bu milliyetçi atmosferin ulus devlet kurma çabalarından ve hatta İttihat ve Terakki ile başladığının, 1980 darbesi ile oluşturulan müfredatlarda ağırlığını arttıran TÜRK-İSLAM sentezinin etkisini ile daha daha varolduğunun farkındalığı ile kaleme alıyorum.
[2] Erdoğan’ın Kızılcahamam da ki konusşmasını hatırlayın, Ağar son açılımı ile %3.5 oy kaybetti, biz de zamanında bazı hatalar yaptık ama bundan sonra yapmaycağız demesi, Kürt sorunu konusunda çark edip bizim öyle bir sorunumuz yok demesi ve son Kurban Olayım Ayına Yıldızına, eşzamanlı olarak Baykal’ın Kerkük hezeyanları…
[3] Tertip komitesinin sloganın anlamını son derece manidar örneklerle anlatan açıklamasına: http://www.bianet.org
[4] Bu özeleştirimi(zi) yazıp yazmamayı düşündüm ama hepimize ders olması açısından tarihe not düşmek için yazmadan edemedim, bu kadar kırgınken, biraz daha acı farkındayım ama… ama işte ama…
[5] Gramsci, İtalyan Komunist Partisinin kurucularından, hegemonya ve sivil toplum kavramlarını Marksizme kazandıran, Marksizm de altyapı/üstyapı ilişkilerini yeniden yorumlayıp, kültürün ve hegemonyanın bu sistemin yeniden üretilmesi için ne kadar gerekli olduğunu düşünen, Mussolluni İtalyasında 11 yıl hapishanede tutulup, 46 yaşında ölen Marksist düşünür.
[6] Bundan daha birkaç yıl önce İstanbul Valiliğinin gönderdiği bir genelge ile aralarında Berfin, Delal, Berivan, Rojin isimlerinin de olduğu Kürtçe isimlerin çocuklara konulması yasaklanmıştı. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=87230).
[7] Kapitalist sistemin muktadirleri güçlerini sadece kolluk güçlerinden vb almazlar, asıl pek çok kurumla toplum üzerinde kurdukları hegemony aile kurarlar. İbadet yerleri, okullar, basın… bu hegemonyanın yeniden üretildiği yerler böylece “hakimleri sözü sözlerin hakimi haline gelir. Hegemonyada gedikler açarak ve alternatif bir kültür yaratarak karşı-hegemonya mücadelesi yürütülür. O gün devletin olmadığı ama halkın akın akın coşkuyla sahiplendiği cenazede belki de farkında olmadan bir karşı hegemonya tavrı geliştirdik.
[8] Konferansın konu başlıkları ve katılımcılar için bknz. http://www.bianet.org/2007/01/12/90159.htm
[9] Bir insanın ölümünden politik çıkar elde etmek, pragmatizm olarak algılanmasın lütfen bu öneri, Hrant Dink yaşamı boyunca yukarda bahsettiği değerleri benimseyip mücadele etmiş, mücalesini korkmadan bu topraklarda kalarak sürdürdüğü ve yılmadan mücadele ettiği için onun varoluşu ile bu simgeselliğin bir özdeşlik taşıdığını düşünüyorum.
SHP / İtalya Sol İttifakının Hükümet Programı
[11] Tarhan Erdem’in konuyla ilgili yazısı: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=211055.
Filled under Political Thing. Comments.
Last Night
Published on January 21st, 2007.

Dün geceydi… Bonustum ama aklımda Hrant vardı.v Kendimle dalga geçerken…
Karar verdim! Medyadan nefret edeceğime, kendim medya olurum!
Şimdi düşünüyorum, Hrant Dink’in öldürülmesini adeta salık veren toplumsal yapılanmanın ortaya çıkışını.
Bu cinayetten bütün toplum sorumludur. Sıkılan kurşun Türkiye’ye sıkılmışmış, hadi oradan!
Devlet ne kadar ustalıkla kendini koruyor değil mi?
Bizler yalanlarla yaşıyoruz, büyük yalanlarla.
Ezberi bozan bir düşünce ortaya çıkınca, tüm faşistler tarafından vatan haini ilan ediliyor.
Evet, Türkiye’de bu ortamın oluşmasını sağlayanlar!
Sizlersiniz! Sivil toplum örgütleri, faşist medya, gariban muhalefeti yapan abuk subuk milliyetçiler, 301′e hayır diyememiş herkes…
Evet, Hrant Dink’i 301′i hayata geçiren ve geçirilmesi için çalışan zihniyet öldürdü.
Bu kanlı vahşi cinayet adeta pompalandı.
Abuk subuk avukat bozmalarına yol verildi.
Bilirkişi raporunu okumayı bile yük gören yargıç ve dahası bu cezayı onayan üst yargı kurumu.
Evet! Sizler de suçlusunuz!
O koskaca 8 yazıdan oluşan yazı dizisinden, mikroskopla arayıp cümle cımbızlayan zihniyet!
Evet! Siz de suçlusunuz!
Okumayı sevmeyen, hazırcı toplum!
Evet! Siz de suçlusunuz!
301′e, toplumsal faşizanlığa, linç kültürüne yeteri kadar karşı duramamış ben!
Evet! Ben de suçluyum!
Ülke olarak ellerimiz kana bulandı!
Bir arada yaşamayı isteyemeyecek kadar ciğeri kokuşmuş insanlar!
Evet! Siz de suçlusunuz!
Toplumca yıllardır yalanları yaşadık…
Sonuç mu? Sağda-solda gezinen, tv’lerde insanların kafasına kakılan komplocular…
Komplo teorilerine inanır olduk, inandırıldık!
İnandırıldık Ey Halkım!
Adamcağızın kanı yerde dururken, tüyü bozuk insanlardan ulusalararası siyaset fantazileri dinledik!
Ulan! Adam öldü be…! Hiç mi saygı duymazsınız?
Pabucu yırtık güvercin….
Rahat uyu…
Filled under Political Thing. Comments.
Hrant Dink // Sevgiyle, Saygıyla, Rahmetle
Published on January 20th, 2007.
Niçin hedef seçildim?
Başlarken bir not: Hiç işlemediğim “Türklüğü aşağılamak” suçundan 6 aya mahkum oldum. Şimdi artık son çare olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyorum. 17 Ocak tarihine kadar avukatlarım başvuruyu gerçekleştirecekler ve benden de başvuruya eklemek için olayların gelişimini anlatan bir yazı istediler. Ben de dosyaya konacak bu yazıyı kamuoyuyla paylaşmayı uygun gördüm. Çünkü benim için AİHM’in kararı kadar ve hatta ondan daha fazla Türkiye toplumunun vicdani kararı önemli. Birkaç hafta sürecek bu yazı dizisindeki bazı bilgileri ve ruh halimi muhtemelen AİHM’e başvurmak mecburiyetinde kalmasaydım ilelebet kendime de saklayabilirdim. Ama madem ki iş bu noktaya kadar geldi olan biten herşeyi paylaşmak galiba en iyisi…
Sadece benim değil, sadece Ermenilerin de değil… Tüm kamuoyunun merak ettiği ve sormaktan kendini alamadığı soru şu: “Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301’den soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm bulundu ve dava mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde sonuçlandı da, Hrant Dink niye 6 aya mahkum oldu?”
Hafif atlatılanlar…
Bu aslında yanlış bir tespit ya da gereksiz bir soru değil. Anımsanırsa eğer Orhan Pamuk için dava celsesi başlamadan daha, “Ne yapılabilir de dava düşürülebilir?” diye az takla atılmadı. Kimine göre Adalet Bakanlığı’nın yargılama için izin vermesi gerekiyordu, dolayısıyla oraya sormak gerekirdi. Nitekim öyle de yapıldı. Topun kendisine atıldığını gören Adalet Bakanı ise sıkışmışlığın arasında bir yandan Pamuk’a ateş püskürdü, bir yandan da ortaya çıkıp “Ben böyle bir şey demedim” demesi için çağrılarda bulundu. Sonuçta “Pamuk davası”nın ilk celsesi gerçekleşti ve bu ilk duruşma esnasında yaşanan vandalist saldırılarla Türkiye dünyaya rezil olunca, davanın ikinci celsesi aynı şekilde yaşanmasın diye de ikinci celsenin yapılmasına bile gerek kalmadan dava düşürüldü ve Pamuk’un 301 macerası teknik bir çözümle sona erdirilmiş oldu. Benzer sürecin daha hafifi ise Elif Şafak davasında yaşandı. Öncesinde hayli patırtısı koparılan dava daha ilk celsesinde, Şafak’ın mahkemeye görünmesine bile gerek kalmadan, sona erdirildi. Bu teknik çözümlerden herkes memnundu. Başbakan Tayyip Erdoğan dahi Şafak’a telefon açıp geçmiş olsun dileğinde bulundu. Benzer “Hafif atlatmaları” Ermeni Konferansı’nın sonrasında yazdıkları nedeniyle haklarında “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla dava açılan gazeteci ve akademisyen arkadaşlar da yaşadılar.
Cevaplanamayan…
Bu davaların bu şekilde hafif atlatılmış olmasını kıskandığım sanılmasın. Aksine bu davaların ya da soruşturmaların açılmış olması dahi mağdurları açısından çok ağır bir bedeldir ve tüm bu davalardan yargılanan arkadaşların yaşamış oldukları haksızlığın ne gibi bir ağırlık taşıdığını en iyi bilenlerdenim ve paylaşanlardanım. Benim derdim onların davalarında gösterilen kaygı ve telaşın, Hrant Dink davasında niçin gösterilmediğini sorgulamak ve cevaplamak. Nitekim gördük ki, bu hafif atlatmalar Hükümet’e bir tür obsiyon verdi ve 301’in kaldırılmasını isteyen Avrupa Birliği’nin baskısı karşısında, “Sonuçları güzel” bu uygulamalar örnek olarak gösterilebildi ancak Hükümet’in 301’e ilişkin elinin kolunun bağlı kaldığı ve Avrupa Birliği yetkililerine herhangi bir cevap yetiştiremediği tek örnek ise Hrant Dink’in mahkumiyet almış olması oldu. Konu o davaya geldiğinde diller kilitlendi. Sahi, “Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301’den soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm bulundu ve dava mahkumiyete varmadan daha ilk celselerde sonuçlandı da, Hrant Dink, üstelik de hiç suç işlemediği bir yazısında, niçin 6 aya mahkum oldu?”
Ermeni olmamın rolü
Evet, bu cevaba hepimizin ihtiyacı var! Özellikle de benim. Sonuçta bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla herkesle eşit olmak istiyorum. Ermeni olduğum için kuşkusuz bundan önce birçok olumsuz ayrımcılıklar yaşadım. Sözgelimi 1986 yılında Denizli 12. Piyade Alayı’na kısa dönem askerlik (8 aylık) için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamamam gerekiyordu belki. Üstelik bir tür rahatlık dahi sağlamıştı. Nöbet ya da daha zorlu görevler de verilmeyecekti. Amma velakin fena koymuştu bu ayrımcılık. Tören sonrasında herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında, tek başıma iki saat boyunca ağladığımı hiç unutamıyorum. Alay komutanımın odasına çağırıp, “Üzülme, bir sorunun olursa gel bana” deyişi hâlâ belleğimde bir yara. 301’den yargılanış, aklanış ya da mahkum oluş bir rütbe takdimi değil hiç kuşkusuz. Dolayısıyla “Onlara verilmediğine göre bana da verilmemeliydi”, hele hele de “Bana verdiklerine göre onlara da verilmeliydi” arayışında asla olamam. Ama ayrımcılığa uğramanın tecrübeleriyle pişmiş biri olarak ussal refleksimin şu soruyu sormaktan da hiç geri durmadığını itiraf etmeliyim: “Benim Ermeni olmamın bu sonuçta bir rolü oldu mu?”
Bildiklerim ve sezdiklerim
Bu soruya karşılık, bildiklerimi ve sezdiklerimi yan yana getirdiğimde verebileceğim bir cevap var elbet. Özeti de şu: Birileri karar verdi ve “Bu Hrant Dink artık çok olmaya başladı… Ona haddini bildirmek gerek” diyerek harekete geçti. Kabul ediyorum, kendimi ve Ermeni kimliğimi çok merkeze alan bir iddia bu. Abarttığım öne sürülebilir. Ne var ki benim ruhsal algılamam bu… Elimdeki veriler ve yaşadıklarım bana bu iddiam dışında bir seçenek bırakmıyor. İyisi mi şimdi bana düşen tüm yaşadıklarımı ve sezgilerimi sizlere aktarmak. Sonrası sizin bileceğiniz.
Haddimin bildirilmesi
Öncelikle Hrant Dink’in “Çok olmasına” biraz açıklık getireyim. Dink zaten epeyi bir süredir dikkatlerini çekiyor, canlarını sıkıyordu. 1996 yılıyla birlikte, AGOS’u çıkardığından beri Ermeni toplumunun sorunlarını dile getirirken, haklarını talep ederken ya da tarihin konuşulmasına ilişkin Türk resmi tezinin hoşuna gitmeyen kendi duruşunu sergilerken, arada bir çizmeyi aştığı olmuyor değildi ancak asıl bardağı taşıran damla 6 Şubat 2004 tarihinde AGOS’ta yayınlanan “Sabiha Gökçen” haberi oldu. Dink imzasıyla ve “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlığıyla verilen haberde Gökçen’in Ermenistanlı akrabaları konuşuyor ve Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetim olduğunu iddia ediyorlardı. Bu haber, Türkiye’nin en çok satan gazetesi Hürriyet’te 21 Şubat 2004 tarihinde AGOS’tan alıntılanarak manşetten verilince olanlar oldu ve Türkiye’de yer yerinden oynadı. 15 günü aşkın bir süre tüm köşe yazarları habere ilişkin olumlu, olumsuz yorumlarda bulundular, değişik kesimlerden değişik beyanatlar verildi. Tüm bunların içinde en önemlisi ise Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı yazılı açıklama oldu. Genelkurmay bu haberi yapanlara karşı “Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür” açıklamasıyla tepki koyuyordu. Onlara göre bu haberi yapanlar art niyetliydi, Türk kadınının miti ve sembolü haline dönüştürülmüş bir kişinin Türklüğünü birden bire onun üstünden çekerek o kimlikte deprem yaratmaya çalışıyorlardı. Kimdi bu densizler, kimdi bu Hrant Dink? Ona haddi bildirilmeliydi!
Resmi sohbete davet
Genelkurmay bildirisi 22 Şubat Pazar günü yayınlandı. Evimde, televizyon haberlerinden dinledim uzun bildiriyi. O gece çok rahat değildim. Ertesi gün muhakkak birşeyler olacağını seziyordum. Nitekim tecrübelerim ve sezgilerim beni yanıltmadı. Ertesi gün sabahın erken saatinde çaldı telefonum. İstanbul Vali yardımcılarından biri arıyordu. Sert bir tonla, habere ilişkin elimdeki belgelerle Valiliğe beklediğini bildirdi. “Bu çağrının hangi amaçla yapıldığını?” sorduğumda ise “Sohbet etmek ve elinizdeki belgeleri görmek” şeklinde yanıtladı. Tecrübeli gazeteci dostlarımı aradım, bu çağrının hangi anlama geldiğini sordum. “Bu tür sohbetlerin gelenekten olmadığı gibi bunun yasal bir prosedür de olmadığını ancak elimdeki belgelerle davete icabet etmemin doğru olacağını” telkin ettiler.
Dikkatli olmalıydım
Tavsiyeye uydum ve elimdeki belgelerle birlikte Vali Yardımcısı’nın yanına gittim. Hayli nazikti Vali Yardımcısı. İçeri buyur ettiğinde, odasında biri bayan iki kişi daha oturuyordu. Nazikçe “Onların kendisinin yakınları olduğunu, sohbetimizde hazır bulunmalarında bir mahzur görüp görmediğimi?” sordu. “Bir mahzur görmediğimi” söyleyip oturduğumda zaten ortamın nazikliğini kavramıştım. Hiç beklemeden girişi yaptı Vali Yardımcısı. “Hrant bey” diyordu “Siz, tecrübeli bir gazetecisiniz. Daha dikkatli haber yapmanız gerekmez mi? Sonra böyle haberlere ne gerek var? Bakın ortalık nasıl allak bullak oldu. Hayır, biz sizi biliyoruz ama sokaktaki adam ne bilsin? Bu tür haberleri başka bir niyetle yapıyorsunuz sanabilir. Bakın şu elimdeki evrakı görüyor musunuz? Ermeni Patriği’nin bir başvurusu vardı, bazı internet sitelerinde Ermeni toplumunun bazı kurumlarına yönelik bazı densizler terör sayılabilecek girişimlerde bulunmaya çalışıyorlarmış. İşte biz de onları aradık ve Bursa’da bulduk, sonunda adalete de teslim ettik. Ama bakın işte sokaklar ne gibi insanlarla dolu. Bu tür haberlere daha dikkat etmek gerekmez mi?” Vali Yardımcısı’nın bu girişle başladığı sohbete, odadaki misafirlerden erkek olan da katıldı ve ondan sonra da zaten sözü bir daha başkasına bırakmadı. Vali Yardımcısı’nın sözlerini daha da net bir üslupla bu kez o yineledi. Dikkatli olmamı, ülkeyi ve ortamı gerecek girişimlerden kaçınmamı telkin ediyordu: “Sizin yazdığınız bazı yazılardan, her ne kadar üslubunuza katılmasak da, niyetinizin kötü olmadığını anlayabiliyoruz, ancak herkes bunu böyle anlamayabilir ve toplumun tepkisini üzerinize çekebilirsiniz” diyerek de beni kerelerce uyarıyordu. Ben ise haberi hangi niyetle yaptığımı anlatmakla yetindim. Birincisi ben gazeteciydim ve bu bir gazeteciyi heyecanlandıracak bir haberdi. İkincisi de, Ermeni sorununu hep ölenler üzerinden konuşmak yerine biraz da kalanlar ve yaşayanlar üzerinden konuşmayı denemek istiyordum. Ama görüyordum ki kalanlar üzerinden konuşmak daha zordu! Odadan ayrılacaktım ki götürdüğüm belgeleri görmek ya da almak için ısrar bile etmediklerini farkettim. Belgeleri isteyip istemediklerini onlara ben anımsattım ve verdim. Zaten de konuşmaların içeriğinden, beni hangi amaçla oraya çağırdıkları belliydi. Haddimi bilmeliydim… Dikkatli olmalıydım… Yoksa iyi olmazdı!
Artık hedefteydim
Hakikaten de sonrası iyi olmadı. Valiliğe çağrıldığımın ertesi gününden itibaren birçok gazetede birçok köşe yazarı Ermeni kimliği üzerine yazmış olduğum deneme serisinin içinde geçen “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermenilerin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesini cımbızlayarak, bununla Türk düşmanlığı yaptığımı ortak bir kampanyayla dile getirmeye başladılar. Bu yayınların ardından ise 26 Şubat günü İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in başını çektiği bir grup ülkücü, AGOS’un kapısına gelerek aleyhime sloganlar attı ve tehditlerde bulundu. Polis gösterinin olacağını önceden haber almıştı. AGOS içinde ve kapısında gereken önlemleri aldı. Tüm televizyon kanalları ve gazete muhabirleri de haberdar edilmişlerdi, hepsi AGOS’un önündeydi. Grubun kullandığı sloganlar çok netti: “Ya sev ya terk et”, “Kahrolsun ASALA”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” Grubun lideri Levent Temiz’in yaptığı konuşmada hedef açık ve seçikti: “Hrant Dink, bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir.” Grup gösterisini yapıp dağıldı. Ama ne hikmetse o gün ve ertesi gün herhangi bir televizyon kanalında (Kanal 7 hariç), herhangi bir gazetede (Özgür Gündem hariç) haber geçilmedi. Belli ki Ülkücü grubu AGOS’un kapısına yönlendiren güç, basını ve medyayı da o olumsuz görüntü ve sloganların ardından blokaj altına -bir iki fireyle- almayı başarmıştı.
Tehlikenin eşiğinde
AGOS’un önünde benzer bir gösteri de birkaç gün sonra kendilerini “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” olarak adlandıran grup tarafından yapıldı. Ardından da devreye o güne değin hiçbir popülaritesi olmayan Av. Kemal Kerinçsiz ve onun başkanlığını yaptığı Büyük Hukukçular Birliği girdi. Kerinçsiz ve arkadaşları Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na giderek, hakkımda suç duyurusunda bulundular. Bu başvuruyla birlikte, Türkiye’nin itibarını bütünüyle zedeleyen 301 davalarına da hız verilmiş oldu. Benimle ilgili ise yeni ve tehlikeli bir süreç başlıyordu. Gerçi ben hayatım boyunca hep tehlikelerin etrafında dolaşmıştım. Ya tehlikeler beni çok sevmişti, ya ben tehlikeleri… Ve işte yine uçurumun kıyısındaydım. Peşimde tekrar birileri vardı. Onları seziyordum. Ve onların Kerinçsiz ekibiyle sınırlı ve salt onlardan oluşacak denli sıradan ve görünür olmadıklarını çok iyi biliyordum.
Hrant Dink (12 Ocak 2007) AGOS Sayı: 563
Filled under Political Thing. Comments.
Newspaper Authors for Rental…
Published on December 25th, 2006.
There are lots of wiriters, countless, but a portion of the community is for rental.
You can even rent their life, thoughts etc…
You can rent their existence…
Because they’re all metas… Nothing more nothing less…
—
Rental Writers:
They can imagine, what you imagine;
They can think, what you think;
They can write, what you write;
They can see, what you see;
—
PS:
- Freedom of Speech.
- Boredom of Holiday.
Filled under Political Thing. Comments.
Again Galloway, You read my heart!
Published on September 21st, 2006.
Filled under Political Thing. Comments.

