Rhine Nehri ( Hollandaca yazılışı Rijn) Avrupa’nın en önemli nehri. Oldukça uzun: Yaklaşık 1300 km uzunluğunda. Avrupa’da girip çıktığı ülke sayısını okuyunca insanın dudağı uçukluyor. Bu sayı tam olarak 9: İsviçre, İtalya, Liechtenstein, Avusturya, Almanya, Fransa, Lüksemburg, Belçika ve son olarak Hollanda. İsviçre’de hayat bulan, Hollanda’da Kuzey Denizi’ne kavuşan bir nehir. Merriam-Webster’dan öğrendiğimize göre nehrin adının kökeni proto Hint-Avrupa anadiline dayanıyor: *reie-. (akmak, koşmak manalarında. Aynı kökenden gelen İngilizce bir fiil Run:Koşmak)
Suyun varlığı, insan denen türün hem yaşam kaynağı hem de birlikte yaşamasının temel şartlarından biri. Rijn nehrinin insanların yaşantısı ile ortak olduğu nokta, nehrin etrafında yaşamlarını kuran insanların emek tarihidir. Rijn’ı değerli kılan emektir, ekonomik faaliyettir. Milyonlarca insanın ve canlının hayatı bu kudretli nehre bağlı… Kirliliğin nehrin varlığına yönelik en büyük tehlike olduğunu açıklamağa gerek yok. Eğer kapitalizm Rijn’ı yok etmeği başaramazsa nehrin bu önemi hep böyle devam edecek. Çok yaşa Rijn!
Biz de güzel bir bahar gününde, Rijn’ın kenarına piknik yapmağa gittik. Yedik, içtik, eğlendik, koyunlarla oynadık. O neşeli anların videosu için –> (more…)
Radikal Gazetesi web sitesi bugün etraflıca bir tasarım değişikliğine uğradı. Ancak yapılan değişiklik sonucu sayfanın üst kısmı Firefox 3 (beta 5) (aslında bütün Gecko Rendering Engine kullananlar), Safari 3.1.1 ve IE8 tarayıcıları kullanılarak düzgün olarak görüntülenemiyor. Ancak bu eksiklik dışında güzel olduğu rahatlıkla söylenebilir. Blog vari havasıyla daha kullanışlı hale gelmiş fakat ilk göz attığımda “Sanal Alem”‘e erişim yoktu ancak haftaya pazartesi bu durum düzelecektir diye düşünüyorum. Bir yenilik daha var: Diğer bütün büyük gazetelerin web sitelerinin kullandığı 180 saniyede bir sayfa yenileme kurnazlığı kervanına artık Radikal de katılmıştır. Gelsin paralar
Her ne kadar içinde Hasan Celal Güzel gibi karanlık ve faşist tipleri bulundursa da, Türkiye basınında okunabilecek nadir gazetelerden. Doğan grubunun bir gazetesi olmasına rağmen Ertuğrul Özkök saçmalıklarının, sanrılarının, faşizminin, budalalıklarının Radikal‘e bulaşmaması ya da “az bulaşmış” olması sevindirici. Sözün kısası, ırkçı-milliyetçi tavırla insanı kusma derecesine getirebilen Türkiye basınında hala okunabilecek nadir gazetelerden biridir, gazeteye ulaşamıyorsanız internet baskısının sizi yeni bir arayüzüyle karşılayacağını söylemek isterim. Bir de biraz temizlik yapsalar. (Ayrıca sorgusuz sualsiz işten çıkarılan 44 gazetecinin hali ne olmuştur? Radikal ve/veya Doğan bu konuya açıklık getirmelidir.)
Güncelleme:
Eski canım CentOS sunucu terkedilmiş yerine Windows koyulmuş, artık ASP ile yürüyen bir Radikal var (-1).
RSS beslemelerinde sorunlar var: eski yeni farkı. (-1)
Yeni tarayıcılar ile uyumsuz: Yazılarda paragraf vs. gibi okunabilirliği artıran hiç bir önlem yok şimdilik (-1)
Uyumsuz tarayıcılara WebKit Framework kullanlar da dahil edilebilir…
Karar: Olmamış Radikal, hiç olmamış… Karar 2: Söylemeğe dilim varmıyor ama The New York Times‘a halaoğlu gelmiş
Tarama örnekleri için bu bağlantıyı kullanın –> (more…)
Biraz gayret, biraz forumları karıştırmak, az buçuk programcılık bilgisi ve becresi, biraz fantazi ve sonunda Sipru’nun tam işlevsel olarak GNU/Linux sistemde çalıştırılması…
Bu işe başlarken Wine‘da yapmadığım cambazlık kalmamıştı ve neticesinde Sipru’yu çalıştırmayı başaramamıştım. İşletim sistemi düzeyinde sanallaştırma yazılımları ile (Vmware, Virtualbox gibi…) Sipru çalıştırılabiliyordu sorunsuz olarak. Ancak benim isteğim, koskoca bir işletim sistemini bir programı çalıştırmak için başlatmamaktı. Sipru’yu Linux altında çalıştırmayı kısmen de olsa becerebildim diyebilirim ancak bu deneysel bir çalışmadır, güvenilmezdir, hiç bir güvenlik çözümlemesi yapılmamıştır, işin başlangıcındayımdır… Vakit bulursam ayrıntısı ile anlatmağa ve geliştirmeğe devam edeceğim.
Elde ettiğim sonuçlara gelirsek: Yüksek mertebede işlemci kullanımı ile hararet yapıp su kaynatan bir bilgisayar, video gösterim başarımının Windows’ta çalıştırılan Sipru’ya oranla düşük olması, GTK’sızlık :D, 200 MB’ye varan bellek kullanımı… (Videodaki aksamalar ekran kayıt uygulamasının çalışması sonucu oluştu. Ancak pencere pozisyonu değiştirildiğinde ortaya çıkan gariplikler hem video kaydı çalışırken hem de çalışmıyorken vardı.)
Ne olurdu bu tip cambazlıklara gerek kalmasaydı… Örneğin Sopcast’ı düşünüyorum, Linux’ta çalışan bir istemcisi mevcut ve basit bir arayüz varlığında uygun medya oynatıcısı ile sorunsuz biçimde kullanılabiliyor. Sipru’nun çekincelerini anlayabiliyorum, yayınlanan programların kayıt edilmesini engellemek örneğin. Wine kullanarak çalıştırılabilse (bkz. Picasa Linux edition)… Bilmiyorum, programcı değilim ki ya da yazılım üreten şirket sahibi…
Keukenhof, Hollanda’nın Lisse kenti yakınlarında kurulu oldukça büyük bir özel botanik parkı. Botanik derken çok ağırlıklı olarak “lale” türlerinin sergilendiği bir park. Hollanda’da Nisan ve Mayıs ayları lalelerin mevsimi olduğundan ancak bu aylarda gezilebiliyor.
Lisse şehrine tren ile erişim mümkün olmadığından, eğer tren ile gidilecekse Helligom kentine gidip buradan otobüs veya taksi ile Keukenhof’a gitmek en akıllıcası. Ayrıca Lisse de 1948′den bu yana kutlanan Bloemencorso‘ya (Çiçek Festivali) ev sahipliği yapan şehirlerden biri.
Batı dillerinde kullanılan lale kelimesinin “Tulip“, “Tulp”, “Tulipa” kökeninin Osmanlı Türkçe’sine ait “tülbent” kelimesinden geldiğini belirtmek isterim. Avusturya kralı I. Ferdinand’ın Kanuni Sultan Süleyman‘a elçi olarak yolladığı Ogier Ghiselin de Busbecq‘in “lale”leri sarık üzerine sarılmış tülbente benzetmesiyle batı dünyasında kendisine hayat bulan bir kelime. Lale’nin Avrupa’ya varışı ise sürprizlerle dolu bir serüven… Laleler Hollanda’ya vardığı zaman, ilk başta ne yapacağını bilemeyen insanların lale soğanlarını pişirip yemesinden tutun, lalelerin para yerine kullanılmasına kadar Hollanda tarihinde derin izler bırakmış bir bitki…
Tabi böyle bir kültürel arkaplana sahip olan bitki için Hollandalılar’ın yaptıkları gerçekten çok güzel: Keukenhof. Lale’ye bir saygı duruşu adeta. Peyzaj mimarlığı’nın doruğa çıktığı, insanı büyülediği yerlerden biri. Tabii ki lalelerin kendi kendilerine oluşturduğu bir yapı değil, özenle çizilmiş, tasarlanmış bir park. Bazen insan bu kadar yapay bir düzünlemeden sıkıntı duysa da sergilenen binbir tür lalenin güzelliği insanı alıp götürüyor.
Park beni de kendisine çeken özelliği olarak müthiş turistik bir yer. Turist insanlara atılan bütün kazıkların havada uçuştuğu bir yer diyebilirim. Tabii ki bu kadar güzellik içinde insan cebindeki parayı düşünmüyor. Giriş ücreti 2008 fiyatı ile 13,5€ kişi başı, ancak 6 yaşından küçük çocuklar ve 65 yaş üzeri kişiler için indirim mevcut. Bilet kuyruğunu hiç sormayın. Parka girdiğiniz anda sizi müthiş bir kalabalık karşılıyor, etrafta turistten para kazanmağa yönelik binbir türlü ıvır zıvırın bulunduğu küçük sayılabilecek bir meydan. Dilerseniz 3€ aldığınız haritayı, dilerseniz büyük tabelala halinde hazırlanmış haritaları kullanarak parkın içinde gezmeğe başlıyorsunuz. Parkta 6 tane pavyon mevcut. Bunlar Juliana, Bloembollen Info (Soğanlar için Danışma), Wilhelmina, Beatrix, Willem Alexander (Kraliçe Beatrix’den sonra kral olacak, nam-ı diğer “Portakal Prensi”ve Oranje Nassau. Bu pavyonlarda özel olarak sergilenen çiçekler mevcut ayrıca çeşitli toplantılar ve de gösteriler yapılıyor. Bunların dışında lokanta ve bar gibi dinlence tesisleri de mevcut.
Park oldukça büyük olduğundan gezmesi neredeyse bütün gününüzü alacaktır. Buna göre gideceğiniz zaman yanınızda bir spor ayakkabı götürmenizi şiddetle tavsiye ederim. Yanınızda yiyecek ve içecek sokabiliyorsunuz ancak ben piknik yapanlar görmedim, bu sebeple atıştıralacak bir şeyler iyi olabilir.
Amsterdam’dan Haarlem‘e geçtikten sonra, Helligom yönünde ilerleken trenden gözüken devasa lale tarlalarının güzelliğini de göreceğinizi eklemek isterim… Bir gün Hollada’ya bahar vakti yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin. Aşağıda Keukenhof’da çektiğim videoların kolajı ve Keukenhof fotoğrafları var, beğeneceğinizi umarım…
(Video ve fotoğrafları görüntülemek için bu bağlantıyı kullanabilirsiniz –> (more…)
Türkiye’nin devlet ideolojisinde Nazi Almanyası’nın izlerini bolca bulmak mümkün hatta bir kaç iri adım atılırsa neredeyse Nazi Almanyası ile birebir olduğunu söyleme cüreti gösterilebilir.
Schutzstaffel, Nazi ordusunun büyük örgütlerinden biri. Doğrudan Hitler’e ve Nazi Partisine bağlı olarak yönetiliyor. Küçük bir meclis siyasi grubu olarak hayata başlamış, daha sonra değişen ve çoşkunlaşan “konjektür” vasıtasıyla en az Alman Silahlı Kuvvetleri kadar güce sahip olmuş bir örgüt. Bizzat Hitler’in de korumalığını yapmış bu grup, kendini Roma’nın pretoryanları gibi hissettiğinden olacak isimleri de buna uygundur. Türkçe’ye çevrildiği zaman ise “Koruyucu Bölük” anlamında olduğu görülür. Kısaca Führer’in ve Nazi Partisi’nin koruyucuları. Ancak kuruluş belgelerine göz atıldığında amacı şöyle tanımlanıyor: “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlardan sorumludur”. Kullandıkları SS simgesi de Runik -Runic Alphabet- yazıtipi ile yazılıyor: Milliyet ile soslandırılmış, dini temelli yazıtipi. )
Fakat 29′dan 45′e kadar Heinrich Himmler yönetiminde o meşhur Aryancı düşünce temelinde (daha önce Aryancılık ile ilgili burada bahsetmiştim) tamamen faşist bir örgüte dönüşüyor. Ayrıca aynı dönemde SS, hem özel “polis” ve “askeri” güçlerinin yetiştirilmesinde kullanılıyor hem de bilindik görevlerine devam ediyorlar. Tabi 2. Dünya Savaşı’nı hazırlayan koşullar altında palazlanan “üstün ırk” söylemiyle iyice vahşi bir ruha bürünüyor. Bu vahşi ruhun ortaya çıkardığı işler ise dünya belleğine kazınıyor: Sayısız Yahudi’nin, koministlerin, gazetecilerin, Çingeneler’in, masumların, eşçinsellerin katli…
Tam bir polis teşkilatı. Dünya üzerinde hiç bir faşist düşünceli iktidara susamış adam yoktur ki, elinin altında hazır SS birlikleri bulunmasın.
Bugün’ün 1 Mayıs’ında, 1 Mayıs 2008′de İstanbul’da görülen manzara da bana acı verici biçimde Schutzstaffel’i anımsattı. Ülkenin hakimi konumundaki siyasi parti, sağı solu yamanmış bohça gibi uyduruk ideolojisi ile HAK-İŞ adıyla “alternatif” bir işçi sınıfı topluluğu yaratmağa uğraşa dursun, demokratlığının sadece kendi idelojik ekseninde olan insanlar için geçerli olduğunu ortaya koydu. Bu partinin başkanı; milyonlarca emekçiyi ayak ilan etti, ardından Adalet Bakanı vasıtasıyla emeğin bayramını kutlamayı, 1 Mayıs 1977′yi anmayı o canım anayasasına aykırı ilan etti. Böylece emek örgütlerinin Taksim diretmesinin yasadışılığı muştulandı. AK Parti.
AK Parti’ye kapatma davası açıldığında bir anda demokrasiyi keşfediveren yönetim takımı, milyonların demokratik talebi karşısında alabilecekleri en düşmanca tutumu aldılar. Çünkü bu sakat düşünceye göre, orada emeğin bayramı değil, “bölücülük” yapılacaktı. Aslında ortada olan basittir. Kendi ideolojilerini bugün var ve muktedir kılan 12 Eylül zanlısı TSK’nın istediği gibi davranmak. TSK bugün PKK vasıtasıyla toplumda ırkçı söylemi ve düşünceyi canlı tutarken, bunun toplumun her kesimine nüfuz etmesi için de müthiş çaba harcamakta. 12 Eylül’ün yok ettiği solun üzerine bir sigara yakarken, yaratılan son derece örgütlü dini yapılanmaya diklenirken komik duruma düşüyorlar. Yıllar yılı uygulanan bu siyasetin sonucu olarak binbir türlü faşist ve dinci faşist örgüt de mutlu mesut hayatını sürdürebiliyor.
Meydanlara 1 Mayıs’ı kutlamak için sınıf bilinciyle koşmaya hazır binlerce emekçinin, köylünün, öğrencinin, işsizin, kadının, çocuğun üstüne Türkiye SS’lerini yolluyor siyasi iktidar. Kendisini yaratan ideoloji ile hamaset masasında oturarak. Bu işin örgütlemesini de SS yöneticileri Karl Hanke ve Heinrich Himmler’den devşirme iki bürokrata yaptırıyor: İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah. Birebir çakma iki SS yöneticisi. Ne konuştukları anlaşılıyor ne de sıfatlarında meymenet var. Zaten vukuatları çok olan bu ikili, SS subaylarına emir veriyor ve binlerce insanın üzerine bir hınçla saldırtıyor. İnsan dövmeğe, kol bacak kırmağa, öldürmeğe, işkence etmeğe dünden alışmış SS subayları da gerekeni yapıyor. DİSK‘in merkezinin önüne sabah namazını müteakip itfaiye misali su sıkıcıları ve ultra mdoern, gelişmiş, pörtlek neferler yerleştiriliyor, her köşe başı tutuluyor, Taksim abluka altına alınıyor… Tam bir savaş düzeni. ÖDP merkezine saldırılıyor, yolsa oturan kadınların kafalarına tekme atılıyor, turistler dövülüyor, kol bacak kırılıyor… Siyasi iktidarın örgütlemeğe çalıştığı HAK-İŞ’in düzenlediği mitinglere dokunulmuyor, ses çıkarılmıyor. Schutzstaffel’in önemi burada yine ortaya çıkıyor: Tarih 1 Mayıs 2008, Yer Türkiye.
19 Mayıslar’da, 23 Nisanlar’da “Nazi Jugend disiplini” ile eğitilmiş gençlerin ve çocukların gösteri yaptırıldığı stadyumlarda örgütlenen halk da pek sesini çıkaramıyor. Carl Diem‘in çocukları, yüce SS’leri koruyacak ve onlara yardım edecektir. Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde atılacak ilk adım Carl Diem’in pisliklerinden arınmak olabilir.
Kendine demokrat ve müslüman AKP’nin bu ülke siyasi sahnesinde sadece bir renk olduğunu belirtmek gerekir. Bugün giderse, yarın yerine biraz farklı olan ama temelde Nazi devşirmesi Türkiye devlet ideolojisi ile işleyen yeni bir parti gelecektir.