Olan Biten #18: Türkiye

Otarşik Jüristokrasi

Türkiye‘de “hukuk” görüngüsünün nasıl olup da adalet ekseninden çıkıp, kurucu ideolojiyi savunan bir yapı haline geldiğini ger gün sayısız örneklerle yaşıyoruz. Yargıtay ve Danıştay’ın, 27 Nisan 2007 günü TSK’nın yaptığı e-muhturayla nerdeyse birebir aynı özellikleri taşıyan “muhturalar” yayınlamasını içime sindiremiyorum. Bu muhturalar, “yargı bağımsızlığı” denilen ama yargının bizzat farkında olduğu “bağımsız olmama” durumunu “hukuki erdem” ve göya “dik duruş, eleştiri hakkı” çizgisinde savunmakta ve Anayasa Mahkemesi’ne göz kırpmakta…

AKP bu ülke için ne kadar büyük bir kambursa aynı şekilde demokrasi ve hukuktan nasibini almamış yüksek yargı kurumları da birer kamburdur. Demokratlığı sadece kendisine olan AKP’nin savurduğu “demokratik söylem” ne kadar değersizse, hayatı boyunca demokrasi ihtiyacı içinde bulunmamış yargı kurumlarının nasihatleri ve istekleri de o kadar değersizdir. Şemdinli Olayı’nda savcıyı iki günde alaşağı eden anlayışın nasıl bir anlayış olduğu, hukuğun esamesinin bile okunmadığı Bülent Ersoy‘un “Halkı Askerlikten Soğutma” davasının abidik gubidik iddianamesinde görülebilir. (Örneğin “İnternet Yasası” tabir edilen yasa sebebiyle, düşüncesine ket vurulmağa çalışılan binlerce insan gibi…)

Yargı Bağımsızlığı diye bas bas bağıran yargı kurumlarının ne kadar bağımsız olduğu tüm toplum tarafından bilinmekte. Hatta bu durum bir çarpıklık olarak görülmeyip içselleştirldiğinden dolayı, “siyasi çevrelere yakın olmak”, “içeride adamı olmak” ya da “bizim çocuklar” kavramları bir güç simgesi haline dönüşmüş durumda. Bu durumda, yazılı hukuka uygun adil karar verme sürecinin içine düştüğü gerilimli paradoks dolayısı ile hukuk ve buna bağlı olarak yargı, ideolojik örgütlenmenin torna tezgahında duran yontulmamış bir kütükten öteye gidemiyor.

Vakti zamanı geldiğinde sosyolojik tespit ve yorum yapmak zorunluluğu bulunan yargı kurumlarının bu tip çözümlemeler sırasında ideolojik kararlar verdiği ortadadır. Türkiye sınırları dahilinde sosyal, sosyal psikanalitik bilgi üretmenin sınırları kurucu ideolojinin dikenli telleri ve nöbetçileri ile belirlenmiştir. Sağlıklı bir değerlendirmeye yer yoktur bu topraklarda.

Yazının devamı… ->
Bu koşullar altında, sınırları, 12 Eylül tarafından yapılandırılan bir yasal zeminle çizilen (sanki) Türkiye Demokrasisi, varlığı tartışmalı bir olgudur ve görüngüdür. Tanımlı bu özgürlük alanını ise yöneten bellidir, hamaset masasının tüm inceliklerini ortaya koyan “Otarşik Jüristokrasi“. Bu über örgüte bağlı “Akil Adamlar“ın, kendilerini ve dolayısı ile aidiyet içinde bağlı oldukları kurumlarını demokrasinin üstünde konumlamaları ve hiç bir zaman sonlandırmak istemedikleri dev bir ahtopota benzeyen iktidarları bütün bu kavganın temelinde yatandır. Güç ve Öteki…

Kültürel ve İnsansal Çeşitlilik

Türkiye Coğrafyası’ndaki kültürel ve insansal dağılımı mozaik olarak açıklayıp işin içinden çıkmak düpedüz pragmatist bir yaklaşımdır. Anadolu tarihini Türkler’in Anadolu’ya gelişi ile günümüz arasında sınırlandıran tarih anlayışı, Anadolu’yu eleştirmek için “mozaik” kavramını kullanmak zorundadır. Zira, onbin yılların yaşam tecrübesi ve pratiğinin can bulduğu sosyolojik ve kültürel yapılanmayı eleştirmek zor bir iştir. Bu bütünlüğü mozaik ile açıklamağa kalkıldığında muhtemelen elde kalır.

Anadolu’nun tarihi göz önüne alınıp arkeolojik ve sosyo-arkeolojik değerlendirmeler yapılmağa başlandığında; Anadolulu halka “tek kimlik” giydirmek bu biçimde yaftalamak, belirlenimci, pozitivist ve indirgemeci bilim anlayışının, faşist örgü temelinde devlet ideolojisi katında can bulmasını anlamaya yönelik atılmış bir adım olacaktır. Bu bağlam içinde herkesi Türk diye tanımlamak abesle iştigaldir. Kişi kendisine uygun görülen kimliği içselleştirebilir, bu kimliğin dayatıldığı ideolojik koşulları fanatikçe veya fanatik olmayarak savunabilir. Aynı zamanda tam tersi de olabilir, kişi kendisine dayatılan kimliğe karşı çıkabilir, isyan bayrağını çekebilir.

Tarihin atlasında yeni bir sayfa açmak, ezber bozmakla mümkündür. Tarihi, devletler ve savaşlar tarihi olarak içselleştirmek, anlatmak ve aktarmak bir önceki bölümde bahsettiğim ideolojik örgütlenmenin işidir, geleneğidir. Yoksa tarihin içine sosyoloji sokmakmış, kimin haddine! Sosyolojiden, daha açıkçası emek ve sınıf mücadelesinden arındırılmış tarih toplumu betimleyemez, gerçekleşen (gerçekleşmiş) olaylara yorum getiremez. Avrupa merkezli (daha sonraları ABD’ye doğru da kayan) Newtoncu bilim anlayışının yapacağı tek iş, tecrit edilmiş olayları betimlemek, çözümlemek ve açıklamak olacaktır. Olgular arasında var olan bağları açıklamağa kalktığında ise ortaya akademik bir kriz çıkacaktır. Ortaya çıkan bu kriz, yeni çağda çok dallılık adı altında biraz olsun giderilmeğe çabalansa bile temelinde bulunan felsefeden (özelinde sosyoloji de sayılmalı) kopukluk sebebiyle pek fazla çözüm sunamamaktadır.

Belirlenimci anlayışın üzerine daha sonra geri dönmek üzere bir çizgi çekmek, Türkiye toplumunun muhteşem zenginliğini görmek için atılacak bir adımdır. Herkese, her kimliğe özgürlük…

Bu bağlamda, ABD’de her yıl düzenlenen TED’in arşivlerinde dolaşırken, kendini yerel kültür ve kabilelere adamış bir insanın coşku dolu ve esinleyici bir konuşması ile karşılaştım. Konuşma 2003 yılında yapılmış. Kültür zenginliğini ve yerel dillerin güzelliğini, iktidarı ve iktidarın vahşiliğini son derece güzel bir belagat ile aktaran Wade Davis‘e teşekkür etmek isterim. (Wade Davis- Cultures at the far edge of the world. Konuşma ekte video ve ses kaydı olarak bulunmaktadır. Ayrıca şu adresten seyredilebilir: http://www.ted.com/index.php/talks/view/id/69. TED ©, TED Conferences, LLC’nin tescilli markasıdır. Adı ve bağlantısı geçen konuşma Creative Commons Lisansı ile yayınlanmıştır.)

 
icon for podpress  Speech [19:30m]: Play Now | Play in Popup | Download (24)

 
icon for podpress  Video [23:58m]: Play Now | Play in Popup | Download (50)
Share on FriendFeed

Filled under Podcast Thing, Political Thing, Türkçe.

Tags: , , , , , ,