İtalya Macerası

Bir haftalık kocaman bir İtalya macerasından dönmüş bulunuyorum. Hayatımda en çok zorlandığım, en çok süründüğüm, en çok sefil olduğum, en çok zevk aldığım seyehatlerden biriydi. Televizyonlardan, kitaplardan, oradan buradan duyduğunuz bütün bilgilerin ne kadar göreceli olduğunu, insanların size “doğru” olarak takdim ettiği çoğu malumatın ne kadar öznel olduğunu ancak bir seyehatle, özellikle tek başınıza bir seyehatla anlayabilirsiniz. Kah kaybolarak, kah koşturarak, kah saatler boyu yürüyerek. Bir ülkeyi öğrenmenin tek yolu o ülkede kaybolmaktır. Kaybolup, korkmaktır iliklerinize kadar. Sonra, çaresiz kalmaktır…

Velhasıl, 14 Ocak’ta İtalya seyehatim güzel başladı. Eindhoven’a varmam, sorunsuz check-in, sallantılı uçuş, Roma’nın uyduruk havalimanı, korsan sayılabilecek bir otobüsle Roma Termini’ye transfer…

Roma Termini adından da anlaşılacağı üzere, Roma’nın terminali. . Şimdilerde Türkiye’de terminal lafı terkedilmeğe çalışılıyor fakat böyle karşılaşmak güzeldi. İçinde giyim-kulam dükkanlarından tutun lokantalara varıncaya kadar her tür olanak mevcut. Kocaman bir yer; iç tarafında trenlerin hareket ettiği peronlar, ortada alış veriş yapılacak kısım, dış tarafta da otobüs durakları mevcut. Binlerce insan dolaşıyır etrafta. Termini’ye vardığım gibi Sieana biletini aldım. 1 saati bekleme ile geçen yaklaşık 3 saatlik bir tren yolculuğu sonrası Sieana’ya ulaştım. Tren biletleri de şöyle:

(Büyük Hali de Şöyle)

Siena’ya varış çok güzeldi, dostum Emrah karşıladı. Zaten önceden ayarlamıştık, O’nda kalacaktım… Toplam 12 saat süren koşturmacanın ardından yenen güzel yemeğin üstüne özlem sohbetleri baygınlık hali ile birleşince pek güzel oldu. Uyuduk. Yeni günde Siena’yı görecektik. O iş de tamamdı… Emrah’ın üstün rehberlik meziyetleri ve şehir hakkındaki bilgisi ile pek memnundum halimden. Siena’ya gelmeden o şehir hakkında pek bir şey okumadığımdan dolayı küfürü bastım kendime orası ayrı mesele. Eski şehrin bulunduğu merkez oldukça iyi korunmuş durumda. Son derece kötü durumda olan binalar olsa da genel olarak “ben daha yaşayacağım hüleynn” iddiasını oracıkta size dile getirmekte. Yalnız şehrin tuğla silüeti insanı büyüleyebilecek kadar güzel bir kaotik düzen içinde. Harika denilebilir.



Piazza del Campo’yu, Contradolar’ı, Palio’yu düşündüm (Ayrıntılı Bilgi). Daha önce şehir hakkında bilgi edinmemiş olmam dolayısıyla hala küfrede durayım, şu kitabı okumaya karar verdim. İçerdiği Freudian çözümlemeler sayasinde bir bayağı tartışmayaratmış. “La terra in piazza : an interpretation of the Palio of Siena, Alan Dundes
“.
Siena’ya yolu düşen herkes mutlaka Piazza del Campo ile tanışacağı için, gidin görün dememe gerek yok. Yemek yemek isterseniz, meydana açılan sokaklardaki dükkanları tercih edin, görece ucuzlar ve sakinler. Zaten kış vakti gideseniz, şehirdeki hareketsizlik gözünüze çarpar. Sanki ölü toprağı var gibi. Del Campo’daki çeşme feci şekilde güzel…

Siena’dan Pisa’ya geçme gibi bir planı sağolsun TrenItalia yüzünden yapamadım. Tren geliyor mu, gelecek mi, rötar mı yapacak her şey çorba gibiydi. Ne tren geldi ne de başka bir şey. Pisa hayallerim boşa çıktı. Ertesi gün için aldığımız karar Firenze ve Bologna idi. Firenze’de jet edasıyla bir tur ve üstüne koşarak Bologna.

Siena- Firenze arası oldukça yakın. Otobüsle yaklaşık 1 saat sürüyor. Yollar manzara itibariyle Türkiye’den çok farklı değil, Hollanda’dan ise çok farklı…. Zaten yoldaki çukurları gördükçe ve otobüsün tangır tangır sallantısını duydukça memlekete olan özlemim depreşti… (Şurada bu seyehatin çektiğim videoları var.) Var ya bu Avrupalı otobüs şoförleriniki şoförlük değil. Dümdüz yol, otomatik vites… Nihayi bir otobüs sürme zevki için kendilerine, bilumum doğu ülkelerini öneriyorum.

Firenze: Rönesans’ın böğrü afedersiniz. Şehir’in bir çok müzesi olsa da, şehrin bizatihi kendisinin bir müze olması, insan ruhunda bir rahatlığa, bir sevince neden oluyor. Heykeller ilgimi çekiyor. Helenistik dönemden Roma’ya geçişle estetiğini ve canlılığını yitiren heykellere tekrardan can verme çabası oldukça ortada. Ne kadar adı rönesans da olsa, içimden cağnım Helenistik Çağ demekten başka bir şey geçmiyor. Fakat Firenze’de Siena’nın insanın üzerinde bıraktığı ruh yok, yok olmuş. Benim de içlerine dahil olduğum “turist” grubu sanki koskoca şehrin ruhunu alıp gitmiş gibi. Kızıyorum kendime ama yapacak bir şey yok. Bu roket tarzı seyehatla ancak bu kadar olur.

Il Duomu ya da Der Dom ya da başka bir şey oldukça büyüleyici. Mermer kaplamalarının ihtişamı, insanın bakışlarının bir süre kilitlenmesine sebep oluyor. Il Duomo’nun içine girince ihtişam ve büyük hacim daha da ön plana çıkıyor, İnsanın ağzından hasbel kader kelimeler dökülüyor: “Oha, vay anasını, yok artık…”. Tavan süslemelerine bakarken gözüme “”Ecco Homo” çarpıyor. Nietzsche’nin de burayı görmüş olma olasılığını düşünüyorum! İçim bir acayip oluyor. Piazza del Signoria’ya geliyorum. Meşhur Davut heykelinin kopyasına bakıyorum. Turistlerle sohbet ediyorum aynı zamanda ayak üstü tıkınıyorum. Çıkıp dolaşmağa, Medicciler’in kitap koleksiyonu ve “Bilim Tarihi Müzesi”‘ni geziyorum, büyüleniyorum… Binadan çıkıp köşeyi dönünce zaten köprü ev ya da evden köprü ya da köprüden ev diyebileceğimiz “Ponte Vecchio”… Pek güzel.

(Bütün İtalya Fotoğraflarım.)

Akşamına Kıvanç’ı görmeğe Bologna’ya geçtim. Kıvanc’ın söylediğine göre 1 buçuk saatlik Firenze-Bologno yolunu 3 saatte almışım. Nasıl başardım fikrim yok ama TrenItalia yüzünden diyebilirim. Bologna’yı ve Kıvanç’ı gündüz gözüyle görmeme rağmen oldukça güzel geçti. Özlem, merak vs her şey iç içe geçmiş bir gece. Bologna’nın sahip olduğu onbinlerce üniversite öğrencisi ile nasıl da güzel bir yer olduğunu gördüm. Bologna’nın “porticos”ların altında yürürkene içimden bol bol geçirdim “Öğrenciler olmadan devrim olmaz…”. Çok eskilerden ki bu yaklaşık 12. yy. zamanlarına tekabül etmekte, Bologno’nın bir sürü kulesi varmış. Bir yerde okumuştum 180 tane falan olduğu söyleniyordu. Biraz daha araştırınca Bologna’nın o zamanki silüetinin neye benzediğini buldum: (ABD’nin günümüz gökdelen kentlerine ne kadar çok benziyor değil mi?)

Benim ise sadece Asinelli ve Garisenta kulelerinin meşhur birlikteliğini görme şansım oluyor. Hakikaten çok heybetliler. Asinelli özellikle! Dev gibi!. Hapisane olmaktan tutun, bilimsel deylere kadar bir sürü işte kullanılmış bu kuleler. Çok karanlık da olsa ucundan Prendiparte kulesini de görebiliyorum.

Hollanda’ya geri dönüşte uçağı kaçırmam sebebiyle, elime geçen az da olsa aydınlık zamanı Roma’da dolanarak harcadım. Aslına bakılacak olursa Roma’dan daha çok şey bekliyordum. Roma’nın hristiyanlığa geçişle oradaki mirası nasıl parça pinçik ettiğinin anlatıldığı satırları okumuştum, şimdi gözlerimle görmüş oldum. Fakat Coloseum’un bu kadar büyük olabileceğini hiç tahyyül etmemiştim. Beşiktaş İnönü Stadın’dan büyük gözüküyor. Yeni bir anıt olsa da Vittorio Emanuele II anıtı uçuruyor beni, Ara Pacis’e eblek eblek bakıyorum. Müthiş abideler ve hristiyanlığa geçiş sırasında yok edilen canım eserlerin pisliğini temizleme çalışması ile yeni yapılan eserler dışında pek bir şey kalmamış olması üzücü, çok üzücü. Dünya milleti olarak eserlerin ***na etme başarımız çok yüksek. Güzelim “aquaduct” kalıntılarının üzeri greaffiti denilen zırvalar ile doluydu. Söve söve Roma Ciampino Havalimanı’na geri döndüm, geceyi burada yatarak geçirdim ve 18 Ocak’ta Holllanda’ya geri döndüm.

Hayat ise eskisi gibi devam etmekteymiş. Halbuki duracak falan diye ummuştum.

YouTube erişim yasağı kalkınca aşağıdan İtalya maceranın videolarını seyredebilirsiniz.

PDF Sürümü/Version

Filled under Living Thing, Türkçe.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Your Ad Here