| Mobile | RSS

Rekabet Uzerine…

Bir mail idi, burada da dursun dedim…

Merhaba,

Açıklanan her görüşe saygılıyım fakat bir kaç noktada itirazımı bildirmek isterim.

Günümüz dünyasını şekillendiren, bu dünyanın deviniminin her türlü bileşeninde etkili olan bir sitem ile yaşıyoruz. Bizler de bu sistemin üniveristelerinde soluk olan naçizane insanlarız. Bölümlerin dönüşmesini ve/veya değişmesini an be an yaşıyoruz, bazen farkına vararak bazen farkına varmayarak. Bölümler, bölümlerin öğrencileri ve öğretim üyeleri konusunda gelecek tasarımları yaparken bir yandan topluma karşı üstlendiğimiz sorumlulukları, diğer yandan da bulunduğumuz konumu göz önüne almak ve eleştirmek son derece güzel olacaktır. Bizler bugün dünya insan toplumunun birer üyesiz ancak içinde bulunduğumuz konum, üstlendiğimiz görevler teker teker her birimize ayrı bir sorumluluk getirmekte. Zira, bugün ürettiğimiz bir bilgi yarın yüzbinlerin hayatlarına mal olabilir veya hayatlarını kurtarabilir dahası hiç bir işe de yaramayabilir. Bilimsel bilgiyi üretirken enikonu paylaşmak için üretiyoruz, mezarda bizimle beraber gömülü olarak kalması için değil. Bilginin paylaşımı ise bilginin üretim süreçlerinin temel taşıdır. Bugün hiç bir kimse çıkıp diyemez ki, devasa literatür okyanusundan faydalanmadan üretim süreçlerine katkıda bulundum. Oldukça açık: Makalelerin, kitapların ve benzer yayınlar kimseden uzak değiller ancak bilim dünyasında bir takım kişi(ler) veya grubun üretimi oldukları için yüzleri soğuk, çok soğuk. Biz de üretim süreçlerinde etken olarak çalışırken, çaba harcarken bu malzemeyi bir kaç referans veya dipnot ile kullanıyoruz. İçimiz oldukça rahat… Çünkü ne o yayınlar yapılırken ortaya konulan çaba, sarfedilen emek, çekilen sıkıntı ne de o yayınları tarayıp online veritabanlarına koyan veya matbaada işçilerden, çalışanlardan haberdarız. Dolayısı ile internet dünyasında, forumlar için alay konusu olan “emeğe saygı, repleri görelim beyler” gibisinden işler çıkarıyoruz. Makale/kitap sahibine “rep” veriyoruz bir nev-i. Herkes mutlaka yaşamıştır, ihtiyacımız olan bir bilgiyi fellik fellik arayıp aynen istediğimiz gibi bir malzeme bulduğumuzda duyduğumuz jouissance‘ı*. Evet, o jouissance kesinlikle sorgulanmalıdır. Niçin böyle hissediyoruz, acaba bulduğumuz için mi, yoksa üreteceğimiz yeni bilgi için mi, yoksa hocanın verdiği ödevi sorunsuz halletmek için mi, yoksa hissedeceğimiz gurur ve böbürlenme için mi, yoksa birilerinin hayatını kurtardığımız için mi, yoksa sorumluluklarımız için mi? Bileşenler rahatlıkla çoğaltılabilir.

Bilimsel bilginin üretim süreci, şimdilerde quasi-iş birliği ile yapıladursun, bunun tarihini incelemekte fayda var. Şimdi uzun uza diye burada yazacak ne vaktim ve de mecalim var ancak üniversitelerde tarih boyu bilimsel bilginin üretimi tam da kapitalist süreçlerle birebir örtüşen bir biçimde yaşanan sancılı bir rekabet ile mümkün olmuştur. Günümüz üniversitesinin başlangıcını Padua kabul edersek, erkek egemen belirlenimci dünyanın bilim insanları o tarihten buyana var olan rekabet yüzünden, rekabetçi hissiyat yüzünden zaman zaman vuruşmuşlardır bile, hatta sanki bir keresinde atom boması yapmak için mi yarışıyorlardı ne? Ne rekabetti değil mi? Akıl almaz…. Günümüzde ise elinde binbir türlü, sayısız araç bulunan sistem çeşitli ideolojik yapıları artık bize daha rahat aktarabiliyor ya da kafamıza çakmağa çalışabiliyor. Rekabet ideolojisi de bunlardan sadece ve sadece biri. Rekabetin var oluşu gereği temelinde ne işbirliği vardır, ne ortak emek vardır ne paylaşmak vardır. Rekabetin doğasında şimdilerde kozmetik müdahalelerle saklanmış, gizlenmiş, cici bici süslenmiş ciddi bir savaş vardır; vicdansız, acımasız bir savaş. Rekabet ancak ve ancak köleler yaratır. Tarih boyunca bu böyleydi ve böyle olmaya da devam edecek. Burada itiraz gelebilir, “eee hiç mi bir işe yaramıyor peki, ortada olan ürünler var”. Bu sorunun cevabı kesinlikle şudur: Evet. Evet hiç kuşkusuz sayısız sayısız ürünün, kütüphanelere sığmayacak kadar bilginin üretilmesine vesile olmuştur. Tarihi tipik yapısalcı “etki-tepki” gözlükleri ile izliyorsak bu sorunun cevabından vicdanımız rahatsız olmadan ancak tatmin olabiliriz. Rekabet ideolojisi büsbütün bir görme bozukluğudur.

Rekabetin kanlı coğrafyası yeni bir olaya sahne oldu geçen bir kaç gün içinde. Birbirleriyle kıyasıya rekabete tutuşan devasa biyoteknoloji firmalarından “güzide” bir tanesi olan Merck, AIDS aşısını diğer rakiplerinden önce geliştirmek için milyar dolarları savururken, 2 düzine insana HIV virüsü “hediye” etti… Acı, çok acı… Dünya son dercde hızlı bir biçimde dönüşüyor. Şimdilerde kendi yarattığımız canavar “küresel ısınma” ile mücadele ede duralım, hayat rekabetin latifeleri üstünden akıp gitmekte.

Yeni açılan biyomühendislik bölümleri benim için hem bir sevinç kaynağı hem de bir vicdan yarası. Kimbilir ne kadar canlının hayatına malolacak bu bilimsel üretimler ve ürünleri kaç cana kıyacak. Belki hiç böyle de olmayabilir, mesela en temel sağlık hizmetlerini bile alamayan insanların işine yarayacak müthiş bir ürün üretebilriz. İşte tam bu noktada bilimsel bilgini üretim sürecinde, toplumsal sorumlulukları omuzumuza alıp yola çıkarken, örgütlü bir birlikteliğe, ortak emeğe ve çabaya ihtiyacımız var. Bu ne bir liderle ne de güç-hırs ikilisi ile beraber olabilecek bir şey değil. Örneğin, Kimya Mühendisleri Odası gibi örgütler kesinlikle ve kesinlikle bu ortak çabaya dahil olmalıdır. Bir düzenleyen veya dikte eden yapı olarak değil tam aksine, bilim insanlarını buluşturan, ortak çabaya, emeğe ve değerlendirmeye yönelten bir çatı olarak. Bu durumu sonuna kadar zorlamak, doğayı mahvedebilen ve güzelleştirebilen bir tür olan insanlığın diğer tüm insanlara, canlılara ve doğaya karşı olan sorumluluğununun dile getirilebilmesi, ortak akıl ile hatırlatılması için son derece demokratik bir yöntem olacaktır. Bilginin demokratikleşmesi için sonsuz bir ehemniyete sahip mücadele olacaktır. Ne demiş ozan**: “El Pueblo unido, jamás será vencido…”***

Diğer bölümler ile kıran kırana rekabet ile fark yaratmaktan ziyade var olan farklılıkları olası ortak üretim süreçlerini zenginleştirecek bileşenler olarak algılamakta sonsuz fayda var. Ortak akıl ve emeğin bu zenginliği kimsenin karnını doyurmayabilir veya kimilerinin iktidar hırslarını tatmin etmeyebilir ancak ortaya çıkaracağı ürünlerin, hem üretim süreci hem de toplumsal yansımaları bakımından insanların vicdanlarına/hayatlarına yaralar açmayacağı, birlikteliğimize ve örgütlülüğümüze heyecan getireceği ortadadır.

Nazım’ın şiirini dinlemek hoştur bu noktada:
………..
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. ……..


* jouissance için bakınız
*
*
Sergio Ortega.

***:Birleşmiş halk asla yenilmeyecek. (Bu bağlantıda şarkı mevcut)

Related posts: / Benzer girdiler:

  1. Savaş…
  2. Matematik mi Demiştiniz? Ya Mathway?
  3. Cımbız İnsanları, Küçük Hesap Durumları
  4. Sansür v2.0: Jüristokrasi vs. Siyasi Partiler veya Bizler

Leave a Reply 11 views, 1 so far today |